yahya's profile TÜRKİYEM BENİM ...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    January 24

    Açık”ta bırakılmış kadınlar…

     

    Kalabalıkta özellikle o dikkat çekiyor. Yakası açık bırakılmış, kolları kısa
    tutulmuş, eteğinin ucu hayli yukarıdan kesilmiş, beli iyice daraltılmış
    elbisesi değil dikkat çeken.

     Elbiseden taşan beden parçaları.. O elbiseyi
    özenerek seçmiş olmalı. “Üzerinde güzel duracak” demiş olmalılar. “Bana
    yakışacak” diye umutlanmış olmalı. Ama hoyrat bakışlar, elbiseyi değil,
    elbiseden arta kalan kısımları süzüyor.

     Öylesine yok gibi ki elbise hepten
    çıplak kalmak istediğini haykıran bedenin üzerinde “engel” gibi duruyor.
    Bedenin tamamlayıcı parçası değil, “fazlalık” gibi görünüyor.

    Bakılsın diye oradaydı bedeniyle. Bakıldıkça varolacağına inandırılmıştı.
    Bir tür bakılma açlığı ile donanmış olmalıydı. Farkında olmadan, diğer
    gözlerin “nesne”si haline getirilmişti. Öyle bir nesne ki, üzerine bakış
    düşmediğinde karanlıkta kalıyordu. Gözler üzerinde olmadığında kıymetini
    kaybettiğini sanıyordu.
    Gözlerin kayması için açıkta bırakılmış bir bedene, teşhir etme niyeti de
    eşlik ederse,-bu niyetle bakılanın gözleri de sizin bakan gözlerinize
    kilitlenmişse- kendi içinde tutarlı bir sahne seyredersiniz.

    Seyredilmek
    isteyen bir ruh ve seyredilen bir beden, birbiriyle yan yana, kardeşçe
    oturuveriyorlardır: Sorun yok gibidir. Ama çıplak bırakılmış bedene,
    içindeki ruh başka telaşlar peşinde koştururken gözünüz kaydığında, mağdur
    edilmiş bir beden buluyorsunuz karşınızda.

     Uçağa yetişme telaşının sardığı,
    tatilden dönme hüznünün hükmettiği bir ruhun ardı sıra yürüyen, hâlâ daha
    plaj kıyafetine takılmış bir beden, gözünüzün önünde, birden bire
    çıplaklaşıyor, topraklaşıyor, et ve kemik soğukluğuna düşüyor. “Açılmış”
    değil “açıkta bırakılmış” oluyor.

    Onu o çıplaklığa özendiren tüketim mekanizmalarıyla paketlenmiş, onu açıklık
    içinde utanmaktan alıkoyan ısrarlı teşviklere sarılmış bir cesedi sürüklüyor
    ardı sıra. Kadın bedeninin özellikle sivriltilmiş bir kaç detayına
    indirgenmiş bir kişilik sergisine icbar edilmiş, zorlanmış, itilmiş oluyor.
    Özel bir insan olarak yaratılmış, yüzü özel, duyguları biricik, kalbi
    bi’tane, varlığı müstesna bir kadını, “her kadın gibi” eyleyen, “herhangi
    bir kadın” gibi “den den”leştiren, sıradan bir serinin modüler parçası kılan
    sürecin ucuna yerleşiyor: Kalça hareketleri kadar var olan bir kadın. Göğüs
    dekoltesi kadar öne çıkan bir kadın. Yüzünden çok belden aşağısı muhatap
    alınan bir kadın. Kişiliği dişiliğine kilitlenmiş bir kadın.

    Mağlup, mağdur, mazlum o. Kendi rızasının şimdi ve burada olması bir şeyi
    değiştirmiyor. Kendi rızasını iptal eden, kendi iradesini unutturan, utanma
    duygusunu uykuya yatıran hayli uzunca, karşı konulmaz ve sistemli bir ikna
    sürecinin kurbanı..

     Ara sıra, varlığını hatırlatan o kadınsı irade, o utanç
    duygusu hiç uzamayacak eteğini refleksif bir hareketle çekiştirtiyorsa da
    ona; nafile. Bedeni üzerine yapışmış gözleri kabullenen, yaban bakışları
    evcilleştiren bir çaresizlikle oturduğu yerde oturtuyor onu görünmez bir
    iktidar. Alnına boncuk boncuk dizilmeye hazırlanan utancını müşfik bir el
    hareketiyle siliveriyor. Bir anda çıplak olarak yakalandığını hissettiği o
    nadir şaşkınlık anlarında gözlerini kurnazca kapatıveriyor. Sakinleştiriyor
    onu, uysallaştırıyor, hırçınlığını gideriyor.
    Kendinden uzağa düşürüyor kadını çıplaklık. “Kendine özel”, “sahici” ve
    “sahih” bakışlar arıyor boşuna. Baştan ilan edilmiş bir sadakatsizlik vardır
    çıplak bedende.. “Bakan sadece sen değilsin ki bana!” “Ben bütün bakışlara
    açı(ğı)m.” “Bunca bakanım var benim.” “Sen de kim oluyorsun?” Galip gibi
    duruyor ama mağlup. Zulmediyor görünüyor ama mazlum. Kadir kıymet bilmiyor
    ama kadir kıymeti de bilinmiyor. Mağdur ediyorken mağdur ediliyor.

    “Açık”ta bırakılmış kadın, sırf şehvet üzerinden tanımlanıyor. “İnsan”da
    olan ama tümüyle “insan” olmayan bir şehvet üzerinde dikelmeye zorlanıyor.
    Böylece, “dişi” yanı “kişi” yanına galip getiriliyor. Olan “kişi”ye oluyor.
    Önce ve hep “insan” olan kadın, bedeninin kıvrımlarına sürgün ediliyor,
    teninin sığlıklarında hapis tutuluyor. Kadın ruhu, kadın bedeninin altında
    eziliyor.

    Örtünmek, kişiliğini dişiliğinin üstüne koymaktır. Kendini sonsuza
    saklamaktır. Kadınsı merhameti, kadınsı inceliği, kadınsı zerafeti ipekten
    tüller ardına saklayıp inci gibi büyütmektir örtünmek.

    “Tesettürsüzlük
    nedir?” diye sorsaydınız bana, “Kadının dişiliğini kişiliğinin önüne geçiren
    her haldir” derdim… Bir “kişilik tutulması”… Bir “kadınlık eklipsi”…
    Ay tutulur ya hani dünyanın gölgesi üzerine düştü diye. Dişiliğin kişiliği
    gölgede bırakıp kadın ruhunu gözden kaçırdığı bir tür eklips hali bu..
    Saçları kapatmaktan fazlası: Kadın ruhunun bedenle kapatılması…

     

    January 05

    ANNENİN SON MEKTUBU

    ..Annemin sadece bir gözü vardı. Öteki gözü çukurdu, yani yeri boştu.

    Ondan nefret ediyordum. Çünkü bu durum beni arkadaşlarımın arasında utandırıyordu.

    Babam, ben daha küçükken bir kazada öldüğünden, ailemizi geçindirmek de anneme kalmıştı. Bunun için okulda aşçılık yapıyordu.

    İlk okulda iken bir gün annem bana 'merhaba' demeye gelmişti. Sanki, yerin dibine geçmiştim.. Bunu bana nasıl yapabilirdi.?

    Onu görmezden geldim, ona nefretle bakarak oradan kaçtım...

     

    Ertesi gün sınıfta bir arkadaşım bana, '..Senin annenin sadece bir gözü var. Diğeri ne biçim.!' Dedi. Diğerleri de gülüşüyorlardı.

    O anda yerin dibine girmek ve de annemin ortadan kaybolmasını istedim.

    Bu yüzden, o gün onunla karşılaşınca dedim ki:

    -'Beni gülünç duruma düşüreceğine, ölsen daha iyi!..'

    Annem karşılık vermedi. Sadece, tek gözüyle bana biraz baktı ve uzaklaştı gitti...

    Dediklerim hakkında bir saniye bile düşünmemiştim, çünkü çok kızmıştım. Onun duyguları beni hiç ilgilendirmiyordu. Onu evde istemiyordum ama ev onun üzerineydi...

     

    Çok çalıştım, kendime yeter oldum, sonunda Singapur'a okumaya gittim.

    Bir süre sonra da evlendim. Birikimime borç ekleyerek kendime bir ev aldım.

    Daha sonra çocuklarım oldu ve hayatımdan memnundum. Annemi unutmuştum...



    Bir gün annem bizi ziyarete gelmişti. Öyle ya, kaç yıldır beni görmemişti.

    Kapıya gelince, çocuklarım tek gözlü birini görünce birden korktular, sonrada güldüler.

    'Babaanneniz' diyemedim. İçeri girince ilk fırsatta ona:

    -'Evime gelip çocuklarımı nasıl korkutabilirsin.? Buradan hemen git.!' Dedim.

    Bu çıkışıma annem kısık bir sesle:

    -'Kusura bakmayın, ben yanlış adrese geldim galiba.!' Dedi ve çıktı-gitti...

     

    Aradan yine uzun bir zaman geçmişti.

    Bir gün 'mezunlar toplantısı' için okulumdan bir mektup aldım.

    Karıma; '..iş seyahatine gidiyorum' diye bahane uydurdum.

    Mezunlar toplantısından sonra, birden aklıma düştü.'Sadece meraktan' eski evime gittim.

    Eski komşularımıza sorduğumda, 'annemin öldüğünü' söylediler.

    Önce biraz sevinç duyar gibi oldum ama içimde bir burukluk ve sızı hissettim.

    Ben şaşkınca beklerken, 'bana verilsin diye annemin bir mektup bıraktığını' söylediler.

    Açtım ve okumaya başladım:

    -En sevgili oğlum.... Her zaman seni düşündüm.

    Singapur'a gelip çocuklarını korkuttuğum için üzüldüm...

    Mezunlar gününde geleceksin diye çok sevindim ve bekledim.

    Ama; 'seni görmek için yataktan kalkabilir miyim' diye çok düşündüm...

    Seni büyütürken, 'tek gözümle' sürekli bir utanç kaynağı olduğum için de üzgünüm... biliyormusun biricik oğlum. .?

    Sen küçücükken, babanla birlikte bir kaza geçirmiştin. Baban öldü fakat sen, bir gözünü kaybetmiştin. Bir anne olarak, senin tek bir gözle büyümene dayanamazdım...

    Bu yüzden, babandan kalan tarlayı satarak, ameliyat masraflarına yatırdım.

    İşte ,şimdi o yeri boş olan gözüm var ya , onu sana vermiştim. Nakil çok başarılı geçmişti, hiç fark edilmiyordu. 'O gözle, biricik oğlum görüyor ya...' diye çok mutlu oluyordum . ana yüreği ya oğul,  sana 'sen benim gözümle görüyorsun 'diyemedim 

    Başarılarından dolayı seninle o kadar gurur duyuyordum ki, bu bana yetiyordu.

    Her şeye rağmen, sen benim oğlumsun...     

     

     Bütün sevgilerimle... Annen.

     

    BİR İLETİ MESAJINDAN ALINTI


     

    January 04

    İBRETLİK OLAY

    YAZARI BELİRSİZ BİR İLETİ AMA İÇERİK GÜZEL
    Beş yaşında idim.. Beş yaşında idim. Babaannem rahmetli,pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü.Babaannem eğildi,aramaya başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyor. Çocukluk iste,'aman babaanne dedim. Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya,yorulmaya değer mi?' Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu. 'Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, ' dedi. 'Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?' Utancımdan kıpkırmızı olmuştum. *Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim. Alain'in proposlarini okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım. Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa,bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu. *On dokuz yıl evveldi.** Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin, traş olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm. Lütfen diyordu, traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir kutu var,oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun.Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde' İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı. İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor,gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu. * *İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda, radyolar, televizyonlar, bir haberi duyurur. Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz ; lütfen hazırlığınızı yapın.** Okumadığınız,ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap,dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj,kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun. * *Japonlar son derece sade, basit,yalın mütevazı yasayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş , hayatın manasını anlayamamış , zavallı kimselerdir. Böyleleri ile, zavallı, evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler. Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır. Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor. İç borçlar,dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve su andan itibaren der, Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Su üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim. Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok. Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak... *Gerekmediği halde elektriği yakmakla, Suyu kapamadan bos yere akıtmakta, Gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, Yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz? *Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım. Bir mıh bir nalı kurtarır. Bir nal bir atı,bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu.. Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım, ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız. Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.