yahya's profile TÜRKİYEM BENİM ...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    November 25

    BAKARA SÛRESİ

    BAKARA SÛRESİ - 243.AYET
    November 23

    CUMA DUASI

     

    Lailahe illallah Cuma’nın sebebiyle, Muhammedün Resullullah gerek yüzün gölgesiyle dünya ve ahiret muradımı ver.

    Melekler duasıyla, Ya vedüdüm, entel maksudum, Kulhüvellahü ehad, bin bir kere ya samed, cennet kapılarını aç, benim günahımdan geç.

    Benim günahım varsada senin gibi halikim var. Muhammed Aleyhisselam dostum var.

    İlahi kabre vardığım gece lütfeyle, yalnız kaldığım gece bilmediğimi bildir. Kabrimi nur ile doldur. Kevser şarabına daldır, ulu cemalini göster.

    Gece gündüz yalvarırım sana dünya ve ahiret muradımı ver bana.

    Rabbim Allah, fikrim zikrullah, kalbimin nuru Resullullah, evvelim Allah, ahirim Allah, La ilahe illallah Muhammedün Resullullah.

    Cuma gibi günümüz var. İslam gibi dinimiz var. Muhammed gibi şahımız var. Allah dedim, dostum dedim, 99 ismine mühür vurdum, üstüne.

    Sırrım sübhanım Allah, derdim dermanım Allah, gafil kuluna gam düşmüş, yetiş imdadımıza ya Muhammed.

    Kulhüvellahü ehad, bin bir kere ya samed, ya Allah, ya Muhammed umarız senden şefaat.

    Lailahe illallahtır özüm, Muhammed Mustafadır sözüm, ihlas-ı şerif ile yıkadım yüzüm. Ayetele kürsü için sen kabul eyle sözüm.

    Bugün Cuma günüdür. Dinim İslam dinidir. Dinimin İslam dini olduğuna, yetmiş binin nısfına, mühürledim üstüne.

    Lailahe illallah üç muradım var, biri cennet, bir ırmak diyarını görmek. Aç cemalini göster diyarını.

    Ya Resullullah! Aman yarabbi ya rabbena her halimiz malumdur sana, gece gündüz yalvarırım sana. Her zaman sana muhtacım, cemalini göster bana.

    Cennetine davet et Allahım kabrimizde rahatlık, sıratta selamet, tatlı canımız sana emanet, son nefesimizde selametler ihsan eyle.

    Kabir suallerimiz ahsan eyle, cennetinle cemalini cümleyle beraber bana da nasip eyle.

    Lailahe illallah selalar duası için, Muhammedün Resullullah arşı ala gölgesi için hastalara şifa, dertlilere deva, borçlulara edalar ihsan eyle Ya Rabbim.

    Elif Allah, Nur Muhammed tez selamet.

    Ya Celil, etme zelil, gönder delil. İlahi Yarabbi hacetimi rahmet deryasını ulaştır, duaya açılan elleri icabete eriştir.

    Allahım senden başka kimsemiz yoktur. Lailahe illallah arşı alaya Muhammedün Resullullah şükür Mevlaya.

    Yarabbi yarabbena her halim malumdur sana, cenneti alada cemalini göster bana.

    Lailahe illallah günahlarımız af eyle, Muhammedün Resullullah makamımı nur eyle.

    İlahi Yarabbi son nefesimde kendime malik olmadığım zaman bu duamı sana emanet ederim.

    Selatü selaya yolladım Mevlaya, sen cümlemizin muradını ver gelecek Cuma’ya.

    Lailahe illallah ve cellehü edası ile, Rabbim muradımızı ver melekler duası ile.

    Lailahe illallah kalbimizi karartma, rızkımızı azaltma, kabrimizi, daraltma, senden başka kapı aratma, muhannete muhtaç etme.

    Lailahe illallah imanla sabır, Muhammedün Resullullah azapsız kabir.

    Allahım beni af eyle, her  derdimi def eyle, rızkımızı bol eyle, kabrimizi nur eyle, sual meleklerinin cevabını muktedir eyle.

    Evvelim Allah, ahirim Allah, kalbimde beytullah Lailahe illallah Muhammedün Resullullah. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlühü” diyerek çene kapatmak nasip eyle Yarabbi.

    Allahım şeytanın şerrinden, kabirdeki yılanlardan, çıyanlardan, ölümün dehşetinden, kabirin azabından, sıratın zulmetinden muhafaza eyle Allahım.

    Ölümün hayırlısını, üç ayların birisini, Yasinin yarısını okurken ölmeyi nasip eyle Yarabbi.

    Amin.

    November 19

    AYET-İ KERİMELER

    ARAF SURESİ 204.AYETCASİYE SURSİ-20 AYET
     
     
     
    ARAF SURESİ-170.AYETEL ALAK SURESİ-1-8.AYETENFAL SURESİ-2.AYETMAİDE SURESİ-50.AYETYASİN SURESİ-78-79.AYET
    DOĞRU OLAN ERKEKLER VE KADINLAR,CENÂB-I  HAK  BUNLARA,MAĞFİRET VE BÜYÜK ECİR HAZIRLAMIŞTIR.  33.SURET:AHZAP _35.AYET.
     
     
    "MUHAKKAK Kİ,YERDE VE GÖKTE OLAN HİÇ BİR ŞEY ALLAHÂ GİZLİ DEĞİLDİR." 3.SURE:AL-İ İMRAN 5.AYET
     
     
    ALLAHÛ TEÂLÂ,GÖZLERİN HİYANETİNİ VE KALPLERİN GİZLEDİĞİ ŞEYLERİ BİLİR".40.SURE:MÜ'MİN-19.AYET
     
    "ÖYLE ALLAH Kİ,(NAMAZA)DURDUĞUNDA VE SECDE EDENLER İÇİNDE HALDEN HÂLE GEÇTİĞİNDE SENİ GÖRÜYOR."26.SURE:ŞARA-218 VE 219.AYETLER
     
    "ALLAH'TAN KORKANA,KÖTÜLÜKLERDEN KORUNANA,O,KURTULUŞ YOLU AÇAR,HİÇ UMMADIĞI YERDEN ONU RIZIKLANDIRIR"65.SURE:TALÂK-2 VE 3. AYETLER.
     
     
    "EĞER SİZ ALLAH'TAN KORKAR,KÖTÜLÜKLEDEN KORUNURSANIZ,O,SİZE İYİYİ KÖTÜDEN AYIRT EDECEK KABİLİYET VERİR,GÜNAHLARINIZ SİLAR VE KÖTÜLÜKLERİNİZİ AFVEDER.HİÇ ŞÜPHE YOK,ALLAH SONSUZ FAZİLET SAHİBİDİR"8.SURE:ENFÂL-29.AYET.
     
     
    "ONLAR ÖYLE MÜ'MİNLERDİR Kİ,BAZI KİMSELER ONLARA:<İNSANLAR SİZİNLE DÖĞÜŞMEK İÇİN ASKER TOPLADILAR, ONLARDAN KORUNUNUZ > DEDİKLERİNDE,BU SÖZ ANCAK ONLARIN ANCAK İMANLARINI ARTIRDI VE :' ALLAH BİZEKÂFİDİR,O NE GÜZEL KORUYUCUDUR ! DEDİLER.BUNDAN DOLAYI ALLAH'IN NİMET VE FAZLI İLE DÖNDÜLER,KEMLİK GÖRMEDİLER,ALLAH'IN RIZASI PEŞİNDE KOŞTULAR.ALLAH BÜYÜK FAZL SAHİBİDİR"3.SURE:ÂL-İ İMRAN-173.AYET
     
     
     
     
    November 18

    NEBİYYÜT TEVBETİ

    NEBİYYÜT TEVBETİ (Peygamber efendimiz  S.A.V. in isimlerinden.
     
     
    Allahümme salli ve sellim alâ menismühü NEBİYYÜT TEVBETİ (S.A.V.)
     
     
    İnsan cinsinden ilk tevbe Adem (A.S.) Hazretlerinden gelmiştir.Bu tevbe,Hazreti Resûl vesilesi ile olduğundan Allahû Teâlâ tarafından kabul olunmakla,kendi mübarek isimlerine NBEBİYYÜT TEVBETİ denildi.Kendisinden  önce teşrif eden Enbiya Mürselin (A.S.) ların ümmetlerinden bazılarının tenbeleri asla kabul olunmayıp,kimisinin tevbelerinin kabulüne ağır işler şart kılındı.Meselâ : Hazreti Musa (A.S.) ümmeti Beni İsrail'den Abede-yi Acil,yani,bu olay şöyle olmuştur.:Hazret-i Musa (A.S.) Tevrat-ı Şerifi almak için Tur-ı Sinâ'ya kırk gün,kırk gecelik münacâta gitmişti.Sihirbaz şamiri,İsrailoğullarının altın ve gümüşlerini toplayıp onlardan bir buzağı yaptı:
     
    ----İşte Mûsa'nın Rabbi budur ! diye halkı aldattı,onları buzağıya taptırdı.İsrailoğullarının çoğunu kafir etti.Hazret-i Mûsa (A.S.) Tûr dağından kavminin kafir olduğunu gördü.Onlar pişmanlık getirerek tevbe ile yeniden Mûsa dinine dönmek istediler.O zaman Hazret-i Mûsa (A.S.) tevbelerinin kabulu için Hak  Celle ve Alâ'dan yakarı ve niyazda bulundu.Hak Teâlâ Hazretleri:
     
    ----Buzağıya tapanlar otursunlar.Tapmayanlar kılıçla onların üzerine yürüyüp onları öldürsünler.Onlardan boyunlarını uzatıp öldürülmeğe razı olanların tevbelerini kabul ettim! diye günah işleyenleri kendilerini öldürtmek gibağır bir şart ortaya koymuştur.Fakat Seyyidler Seyyidi,saadetler pınarı olan Resûl-i Hüdâ Hazret-i Muhammed Mustafa (S.A.V.) ümmetinin gizli veya aşikâr,küçük,büyük,kasten veya unutarak bütün günahlarını tâ Kıyamete kadar,Hak Celle ve Alâ Hazretleri kabul edecektir.Bu da Kur'an-ı Kerim'de :
     
    "ENNELLAHE HÜVE YAKBELÜT TEVBETE -- Allah, tevbeyi kabul eder" ( Tevbe sûresi;âyet 104)
     
    "VE İNNİ LEGAFFÂRÜN TÂBE --Ben Tevbe eden için Gaffarım" ( Tâhâ sûresi âyet 82) gibi bir çok âyetlerle vaad ve İhsan buyrulmuştur.İslâm ümmeti o Resûl-i Ekrem'in şerefiyle ve keremiyle şerefli kılındığı için tertemiz adın  NEBİYYÜT TEVBETİdenildi.
     
    Resûl-i Ekrem Efendimiz  inci saçan kelâmlarında da şöyle buyurmuştur:
     
    ---Hak Celle ve Alâ,benim ümmetimin tevbelerini tâ ruhları boğzlarından çıkıncaya kadar kabul eder.
     
    Bu tevbe de, Resûl (A.S.V.) in ümmetinde,Kıyametin büyük alâmeti olan güneş batıdan doğmasına kadar her anda hulûs  ile tevbe edenlerin kabul edilen tevbesidir.Bu sebeple o Hazret'in mübarek adına NEBİYYÜT TEVBETİ denildi. 
     
     
     
     
     
     
     
     
     
     
     
     
     
     
     
     
     
     
     
     
    November 17

    HADİSİ ŞERİF

    allahuekber27xi8xi3kr4bl6rb

     

    Ebu Hureyre radiya'allau anh'den rivayet edildiğine göre,Peygamber aleyhi's-elam'ın şöyle dediğini işitim,demiştir:

    "Beni israil'de alatenli,kel ve kör üç kimse vardı.Allahû Teâlâ bunları sınamak için ( yani mâhiyetlerini kendilerine göstermek) istedi.Bunlara bir melek gönderdi.Ferişte,ala tenliye geldi:En ziyade ne istiyorsun?diye sordu.Ala tenli:Güzel renk ve güzel deri,beni insanlara iğrenç gösteren benden gitmesini isterim,dedi.Melek hemen onu sıvadı,iğrenç hâl ondan gitti ve rengi güzelleşti.Melek ona:Hangi malı en çok seviyorsun?dedi.(Ala tenli adam:)Deveyi yâhut ineği,dedi.(Bunun hangisini söylediği hakkında râvinin şüphesi vardır)Ona on aylık bir gebe dişi deve verildi ve melek:"Allah bunları senin için bereketli kılsın!" dedi.Sonra kelin yanına gitti ve:En ziyade arzuladığın şey nedir? diye sordu.O da güzel saç ve insanları benden iğrendiren bu şeyin benden gitmesi,dedi.Melek hemen onu sıvadı,iğrenç hal ondan gitti ve güzel saç bitti.Sonra melek ona:Hangi malı çok seviyorsun?dedi.İneği en çok seviyorum,dedi.One gebe bir inek verildi.Melek:Allah bunu senin için bereketli kılsın,dedi.Sonra körün yanına gitti ve:En ziyade ne arzu ediyorsun? diye sordu.Kör:Cenâbı Hak benim gözlerimi iade etsin de,insanları göreyim,dedi.Bunun üzerine melek bunun gözünü sıvadı.Allahû Teâlâ körün gözünü iade etti.Melek:En ziyade hangi malı seviyorsun? dedi.En ziyade koyunu seviyorum dedi.Bunun üzerine kendine döllü koyun verildi.Bu hayvanlardan deve ile inek yavruladı,koyun kuzuladı.Bu üç kimseden birinin bir vadiyi dolduran devesi,öbürünün bir vadiyi dolduracak ineği,diğerinin bir vadiyi dolduracak koyunu oldu.

    Sonra Melek tekrar dönüp ala tenli'nin eski kıyafetine bürünerek onun yanına geldi ve:"Fakir adamım,yoluma devam etmek imkânlarım kalmadı,binâenaleyh bu gün ulaşmak istediğim yere,ancak Allah'ın sonra senin yardımın sayesinde varabileceğim.Rengini ve cildini güzelleştiren zât'ın hakkı için senden bir deve istiyorum ki,onunla seferimisonuna erdireyim,dedi.Ala tenli adam:Verilmesi lazımgelen yer çok,dedi.Bunun üzerine melek:Ben seni tanır gib oluyorum,sen ala tenli idin,insanlar senden iğrenirdi,;fakirdin,Allah sana mal verdi,değil mi?Ala tenli adam :Mal bana dede'den,babadan miras olarak intikal etti,dedi.Melek eğer yalan söylüyorsan,Allah seni evvelki haline koysun dedi.

    Kelin kılık kıyafetine girerek onun yanına geldi,Buna da ötekine söylediği gibi Bu da öteki gibi cevap verdi.Melek una da:Eğer yalan söylüyorsan,Allah seni evvelki haline iade etsin etsin,dedi.

    Körün kılık kıyafetine girerek onun yanına geldi ve :Yolcu ve fakir bir adamım,seferimi ettirmek çarelerim kalmadı.Bu gün ancak Allah'ın, sonra senin yardımın sayesinde maksada varabileceğim.Senin gözlerini iade eden Zat hakkı için bir koyun isterim ki,onunla seferimi devam ettireyim,dedi.Bunun üzerine kör,şöyle dedi:Ben kördüm,Cenab-ı Allah gözlerimi iade etti.Binaenaley istediğini al,istediğini bırak.Allah'a kasem ederim ki,Allah için aldığın hiç bir şeyde sana müşkülat çıkarmayacağım,dedi.Melek:Malın senin olsun,bu sizin için bir imtihandır.Allah senden senden razı oldu ve arkadaşlarına gazap etti,dedi.

                                                           (Hadisi:Buhari ve Müslim rivayet etmiştir)

    33_Kucuk[1]

    November 14

    NEBİYYÛR RAHMET'İ (PEYGAMBER (S.A.V.) İSİMLERİNDEN)

    bismilah37am[1]
     
     
     
    ALLAHÜMME SALLİ VE SELLİM ALÂ MENİSMÜHÜ NEBİYYÜR RAHMETİ (S.A.V.)
     
     
    Açıklama :
     
    Enbiya sultanı,Esfiya Senedi,Mefhar-ı Âlem,Âdem evlatları Seyyidi olan Nebi-yi Mükerrem (S.A.V.) önceden ve sonradan,zâhiren,bâtınen rahmete sebep olduğu için güzel isimlerine "NEBİYYÜR RAHMETİ" denilmiştir.Nitekin Hak Celle ve Alâ,Kur'an-ı Kerim'de şefket ve rahmet yüceliğini ve şanının üceliğini:
     
    "VE MÂ ERSELNÂKE İLLÂ RAHMETEN LİL ÂLEMİN"--"BİZ SENİ ALEMLERE RAHMET OLARAK GÖNDERDİK"diye beyan buyurmuşlardır.Onun mübarek zatı ve peygamber olarak gönderilişi, risaleti rahmet üzerine hasrolunmakla onun fazilet ve kemalini kalem,söz,dil beyan edemezler.Bu imkanlar sınırına giremez.İnsanın takati dışıdır bu.Hele insanların babası adem(A.S.) ın alnında Resûl (S.A.V.)in nurları bulunduğu için meleklertahiyyat secdesine varıp kendilerine tâzim ve tekrimde bulunmuşlardır.Nebilerin babası Hazret-i Nuh (A.S.)  ın o rahmetten parlak nurunun nasibi mübarek döllerinden gelen oğlu Sam'da  bulunduğundan dolayı gerek gemisine,gerek içinde bulunanlara Tufan'dan ve sulara batmaktan necat ve selamete erişmiştir.Gemi Cudi adındaki dağa oturmuş,gemi içindekilerin dışında bütün yer yüzü sakinleri boğulmuş ve helak olmuştur.Gemi içinden selametle çıkan insanların hiç birinden nesil gelmeyip ancak,Yüce Allah Risaletpenah Efendimizin en şerefli atası olan Nuh (A.S.) ındölünden gelen Hâm,Sâm ve Yâfes'tenyine dünyayı insan cinsleri ile süslemişlerdir.Sonra,peygamberlerin en faziletilisi olan Hazret-i İbrahim Habibullah Hazretine o rahmetten isabet eden nasip ile kudsi döllerinde Resûl (S.A.V.) in mukaddes nurları bulunduğu içinNemrud'un ateşi ona soğuk ve selâmet kılınmıştır.Mübarek evladı İsmail (A.S.) Allah Hazretlerine boğazlanmak sureti ile feda kılnmıştır.Böylece bütün yüce enbiya ve yüce resûller,sadıklar,saygı değer şehitler,mü'min erkeler ve mü'min kadınlartürlü ni'metler ile ni'metlendirilmiş ve türlü ikramlarla aziz kılınmış olduğundan bütün bunlar hephep Resûlullah (S.A.V.) e istinapları dolayısıyla olmuştur.Hattâ bütün insanlar ve hayvanlar ve kuşlar,böcekler,kısaca  yaratıkların hepsine verilen rahmet o'nun şerefine olduğundan mübarek isimlerine  "NEBİYYÛR RAHMETİ"denildi.
     
    (ALLAHÜMME EC'ELNÂ FİDDÂREYNİ MİNET MERHÛMİNE Bİ HÜRMETİ NEBİYYİR RAHMETİ VE SEYYİDİL MÜRSELİN.)KALPLER DOLUSU KALP

    BESMELE-İ ŞERİF

    besmele56386
     
     
    BESMELE-İ ŞERİFTEN  MUHAMMED (S.A.V.) ÜMMETİNE İKRAMI
     
     
    Bir haberde şöyle nakledilmiştir ki,Allahü Teâlâ Mûsa (A.S.) a şöyle vahyeyledi:
     
    ---Yâ Mûsa ! Ben, gerçekten, Muhammed ümmetine üç isimle ikram ettim.O isimlerle başka ümmetlere hiç ikramda bulunmadım.Muhammed ümmeti bana üç isimle dua etse dualarını kabul ederim.
     
    Mûsa  (A:S:) da:
     
    ---Yarabbi ! O isimler nedir?diye sordu.Hak Sübhanehu ve Teâlâ :
     
    ---Bismillâhir  Rahmanir  Rahim ! diye buyurdu.Mûsa (A:S:) da Hak Sübhanehu ve Teâlânın Muhammed ümmetine edeceği ikramı  kendi eshabına bildirdi.Onların içlerinden birisi âmâ idi , kördü.O gözsüz kimse,bu haberi işitince şanı yüce Yaratana yalvardı:
     
    ---Yarabbi ! dedi.Muhammed ümmetine ikram buyurduğun o üç ism-i şerif hürmetine benim bu görmeyen gözlerimi aç,görmemi ihsan eyle.
     
     bu yakarıdan sonra da iki gözü görmeyen o kişinin gözleri açıldı.
     
                                                  ************
     
    Besmele hakkında bir haber de şudur:
     
    --Bir kimsenin,kazanç elde etmek veya zararlardan kurtulmak için,veya ticaret veya işler dolayısı ile bir dileği olsa o kimse yedi gün ve günde 786 kere : "BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM" dese Allahû Teâlâ'nın izniyle muradına erer.Ve her kim uyuyacağı zaman 21 kere besmele çekse ve yatsa o kimse o gece şeytanın tuzak ve hilesinden kurtulur..O kimsenin evi hırsızdan ve ateşten korunur.Ve sar'a tutmuş bir kimsenin kulağına 41 kere "BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM" denilse Allah'ın izniyle o kimse o saat iyileşir.
     
    Eğer bir kimse önemli bir muradı için 0n gün içinde her gün yüz yüz kere :
     
    "BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM.YEF'ALÜLLAHÜ MÂYEŞÂÜ BİKUDRETİHİ VE  YAHKÜMÜ MÂ YÜRÎDÜ BİİZETİHİ" dese (biiznillâhi teâlâ) Allahû Teâlâ'nın izni ile o kimsenin muradına kavuştuğu çok kere denemiştir.
     
    KAYNAK: DELÂİL-İ HAYRÂT ŞERHİ. (KARA DAVUT)
    November 11

    ALLAH C.C.NEFSİMİZLE BAŞ BAŞA BIRAKMASIN


    VİCDANIN NEF'SE ÇAĞRISI


    Ey nefis! Hayret ediyorum sana, nasıl da rahat yaşıyorsun!
    Kurtuluş beratını almış gibi gülüyor oynuyorsun.
    Sanki O Efendiler Efendisi'nin ikazlarını duymamış gibi davranıyorsun.
    Bir hatırlasana O, hutbe verip halkı irşat ederken nasıl sıkıntı duyardı? Gözleri kızarırdı. Sesi yükselirdi. Heyecanlanırdı... Sanki "Geliyorlar, geliyorlar!" çığlıklarıyla, düşmanın baskın yapacağını haber veren gözcü gibiydi. Veya kendini ateşe atan çocuklarını, yakalarından-paçalarından yakalamaya çalışan bir babanın telâşını sergilerdi.
    "Ben'le kıyamet arası şu iki parmağım kadardır" derdi.

    "Evlerin üzerine sağnak sağnak fitneler yağıyor" diye inlerdi.
    ...
    Evet, evlerin üzerine sağnak sağnak fitneler yağıyor.
    Aileler tehlikede ama farkında değiller.
    Evlerinde güven içinde uyuyorlar.
    Uyansın herkes!
    Kıyamet kapımızda geldi gelecek!
    İsrâfil, ağzında sur, gözü Yüce Makam'da üfledi üfleyecek!
    Kâinat dağılmaya hazır, patladı patlayacak!
    Yıldızlar dürülecek, denizler yanacak, gök yarılacak, arz sarsılacak ve paramparça olacak.
    Sonra mahkeme kurulacak.
    Her şey tersine dönecek.
    Dünyada nice şık giyimli kimseler, orada çırılçıplak sağa-sola kaçışacak.
    Nice karnı tok zevk çılgınları, açlık içinde kıvranacak.
    Nice itibarlı beyefendiler, hanımefendiler sefil-perişan sürünecek.
    Nice konuşunca ağızlar açık dinlenilen söz cambazları, dillerini yutup bir köşeye büzüşecek.
    Nice parmakla gösterilen şöhret budalaları, ayaklar altında kalıp çiğnenecek.
    Nice endişe nedir bilmeden güven içinde yaşamış ve gününü gün etmiş haramzâdeler, korkudan ödü patlayacak, tir tir titreyecek.
    Nice zalim, zorba ve despotlar kuyruklarını kısacak, girecek delik arayacak.
    Nice "Rabbim Allah'tır" diyen mü'minlere işkence eden firavunlar, "Rabbim Allah" demenin ne demek olduğunu anlayacak.
    Nice inananları ateşe atan nemrutlar, asıl ateşi görecek.
    ...
    Öte tarafta ise dünyada iken yatağı kum, yastığı tuğla ve elbisesi kırk yamalı nice kimseler, orada ipekten kaftanlarla reftâre gezecek.
    Açlıktan karınlarına taş bağlayanlar, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve akılların tasavvur edemediği nimetlere mazhar olacak.
    Fakir, kimsesiz, saçı-başı dağınık ama Hakk'a adanmışlar, yüksek tahtlara kurulacak.
    "Rabbim Allah'tır" dedikleri için hor ve hakir görülenler, Cuma yamaçlarında Rabb'lerini müşahede edecek.
    İmanından dolayı ateşe atılanlar, gülistanlarda yârenleriyle sohbet edecek...
    ...
    İşte gafil nefis!
    Gafletinin vahim akibetini bilseydin, hep ağlardın, gülemezdin.
    Döşek batardı, yatamazdın.
    Yorgan sıkardı, uyuyamazdın.
    Yemek boğazına takılırdı, yiyemezdin.
    Süslü elbiseler giyemezdin.
    İddialı sözler söyleyemezdin.
    Belki bir mağaraya çekilirdin.
    Başını secdeye çivilerdin.
    Dilini zikre verirdin.
    Kalbini Kâbe'ye çevirirdin.
    Ama heyhat, şu an uykudasın.
    Rüyayı hakikat sanmaktasın.
    Ölünce uyanacaksın.
    Asıl gerçekle karşılaşacaksın.
    O zaman pişman olacaksın.
    Herkes pişman olacak.
    İnanmayan, inanmadığına... inanan, ibadet etmediğine... ibadet eden, velâyet yoluna girmediğine... veli olan, daha fazlasına ermediğine... hatta fırsat bulup da elindeki yarım hurmayı hayır yoluna vermediğine... herkes o pişmanlık gününde kendi pişmanlığını yaşayacak.
    Elverir ki pişmanlık derecesi az olsun.
    Nedâmet ateşi Cehennem'e denk olmasın; olmasın da sahibini oraya sokmasın.
    ...
    Şaşkın nefis!
    Şimdi necat umuyorsan, yoluna girmelisin.
    Büyüklerin hâli sana bir şey söylemez mi: Oruçtan rengi sararanlar.. her gece sabaha kadar namaz kılanlar.. Kur'an'ı günde iki defa hatmedenler.. ağlamaktan gözlerini kaybedenler.. bütün bunlara rağmen akıbetinden endişe edenler...
    Söyle bana onlar mı hatalı yoksa sen mi çok rahatsın?
    ...
    Dünya bir damla su ise ahiret deniz.
    Dünya bir kum tanesi ise ahiret bir çöl, uçsuz-bucaksız.
    Dünya bir arpa boyu yol ise ahiret en uzak yıldız...
    Bu kıyaslar bile yetersiz, zira dünya fâni, ahiret sonsuz.
    Sen bütün sermayeni bir damla su uğruna çar-çur ediyorsun, denizi nasıl geçeceksin?
    Kum tanesi gözünü kamaştırıyor, çölü nasıl aşacaksın?
    Bir arpayı çok büyük görüyorsun, yıldıza nasıl ulaşacaksın?
    Fâniye aldanıyorsun, bâki alemde ne yapacaksın?
    ...
    Ebedî saadeti kazanmak o kadar zor değil biliyorsun.
    Helâl dairesi sana yetmez mi, harama girmeye gerek var mı?
    Yirmi dört saatin birisini versen çok mu?
    On iki ayın birisini zamanın altın dilimi haline getirsen kötü mü?
    Ömründe bir defa "Allahümme lebbeyk" desen fena mı?
    Senin olmayan varlığını Cennet karşılığında Sahibi'ne satsan zararlı bir alış-veriş mi?
    ...
    İnsafın varsa "hayır" diyeceksin.
    Böyle dersen hayır söyleyeceksin.
    Bu itirafını kalbinle ikrar ve tavırlarınla tasdik edersen menziller geçeceksin.
    Emmâre, levvâme derken, itminana ereceksin.
    Son deminde şu nidayı işiteceksin:
    "Ey mutmain nefis! Dön Rabbine sen razı, O razı. Gir kullarımın arasına. Gir Cennetime..." (Fecir, 27-30)
    ALINTI..

    EN BÜYÜK ÖĞÜT

    ŞEYH EDEBALI'NIN OSMAN GAZİ'YE ÖĞÜDÜ:
     
     
    EY OĞUL,ARTIK BEY'SİN!
    BUNDAN SONRA
    ÖFKE BİZE, UYSALLIK SANA
    GÜCENİKLİK BİZE,GÖNÜL ALMAK SANA.
    SUÇLAMAK BİZE,KATLANMAK SANA.
    ACİZLİK BİZE,HOŞGÖRMEK SANA.
    ANLAŞMAZLIKLAR BİZE,ADALET SANA.
    HAKSIZLIK BİZE,BAĞIŞLAMAK SANA.
     
    EY OĞUL!,SABRETMESİNİ BİL,
    VAKTİNDEN ÖNCE ÇİÇEK AÇMAZ.
    ŞUNU DA UNUTMA;
    İNSANI YAŞAT Kİ DEVLET YAŞASIN.
     
    EY OĞUL,İŞİN AĞIR,
    İŞİN ÇETİN,GÜCÜN KULA BAĞLI.
    ALLAH YARDIMCIN OLSUN...
    GÜÇLÜSÜN,KUVVETLİSİN,
    AKILLISIN,KELAMLISIN!
    AMA;BUNLARI NEREDE,
    NASIL KULLANACAĞINI BİLMEZSEN
    SABAH RÜZGÂRINDA SAVRULUR GİDERSİN.
    ÖFKEN VE NEFSİN BİR OLUP AKLINI YENER.
    DAİMA SABIRLI,SEBATLI VE
    İRADENE SAHİP OLASIN!
    D Ü N Y A,
    SENİN GÖZLERİNİN GÖRDÜĞÜ GİBİ DEĞİLDİR.
    BÜTÜN BİLİNMEYENLER,
    FETH EDİLMEYENLER,GÖRÜNMEYENLER,
    ANCAK SEN FAZİLETLİ VE AHLAKLI OLURSAN
    GÜN IŞIĞINA ÇIKACAKTIR.
     
    EY OĞUL!ANANI.ATANI SAY!
    BEREKET BÜYÜKLERLE BERABERDİR.
    İNANCINI KAYBEDERSEN,
    YEŞİLKEN ÇÖLLERE DÖNERSİN.
    AÇIK SÖZLÜ OL!HER SÖZÜ ÜZERİNE ALMA!
    GÖRDÜĞÜNÜ GÖRME,BİLDİĞİNİ BİLME
    SEVİLDİĞİN YERE SIK GİDP GELME!
     
    EY OĞUL! ÜÇ KİŞİYE ACI:
    CAHİL ARASINDAKİ ALİME,
    ZENGİN İKEN FAKİR DÜŞENE VE
    HATIRLI İKEN İTİBARINI KAYBEDENE.
     
    EY OĞUL ! UNUTMA Kİ,YÜKSEKTE YER TUTANLAR,
    AŞAĞIDAKİLER KADAR EMNİYETTE DEĞİLDİR.
    HAKLIYSAN MÜCADELEDEN KORKMA.
     
     
     
     
     

    GEÇMİŞİNİ BİLMEYENİN GELECEĞİ YOKTUR

    OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN MANEVİ KURUCUSU ŞEYH EDEBALİ
     
     
    Şeyh Edebalı,1206 yılında Merv'de doğdu.Selçuklu'ların Şeyh'ül İslam'ı Şeyh Sadrettin Konevi ve Mevlâna Celaleddini Rumi'nin çağdaşıdır.Künyesi İMADÜDDİN MUSTAFA b.İNAC EL-KIRŞEHRİ'dir.Edebalı ilk tahsilini Karaman'da yaptı.Hanefi hukukçusu Necmeddin ez-Zahidi'nin öğrencisi oldu.Daha sonra Dımaşk'a (ŞAM) giderek SadrettinSüleyman b.Ebül-iz ve Cemalettin el- Hasiri gibi dönemin tanınmış alimlerindendini ilim tahsil etti.Şam'dan ülkesine dönünce tasavvufa yöneldi.Eskişehir yakınlarında bulunan İtburnu Köyü'nde bir zaviye kurarak halkı irşada başladı.Aşıkpaşazade zaviyesinin hiç boş kalmadığını,Edebalı'nın gelip geçen fukaranın her türlü ihtiyacını gidermeğe çalıştığını,hatta bu maksatla koyun sürüsü bulundurduğunu kaydederler.
     
     
    ŞEYH EDEBALİŞEYH EDEBALİ TÜRBESİ-2 SÖĞÜTŞEYH EDEBALI VE TÜRBESİ
     
     
    Söğüt ve Domaniç yaylaları,Selçuklu Devleti tarafından aşiretine yaylak ve kışlak olarak verilenOsman Gazi sık sık Edebalı'nın zaviyesinde misafir olarak kalırdı.Orta Asya'dan getirdiklri bir takım özelliklerden dolayı alim ve sûfilere karşı son derece hürmeti olan Osman Gazi,mübarek günlerde Edebalı'nın zaviyesine giderek dini ve idari konularda,onun görüşlerini alırdı.(darısı şimdiki devlet yöneticilerimizin başına)
     
    Misafir kaldığı bir gecede gördüğü rüya şöyle idi.Şeyh Edebalı'nın koynundan çıkan bir ay kendi koynuna girdi.Göğsünden bir ağaç bitti.Öylesine büyük bir ağaç oldu ki dalları gökleri,kökleri tüm dünyaya sardı.Gölgesi bütün yeryüzünü tuttu.İnsanlar o ağacın gölgesinde toplandılar.Ulu dağlara v dağların eteğinden çıkan çıkan coşkun sulara hep o ağaç gölge etti.
     
    Osman bey rüyasını Şeyh Edebalı'ya anlatır.Edebalı rüyayı şöyle yorumlar:"Oğul Osman,Hak Teala sana ve soyuna hükümranlık verdi ve mübarek olsun.,kızım Malhun Hatun senin helâlin olsun."der.Edebalı'nın bu yorumu üzerine Osman Gazi Malhun Hatun (RabiaBala Hatun) ile evlenir.
     
     
    Şeyh Edebalı AHİ teşkilatının reisi idi.Ahi şenliğinin Edebalı'dan sonra kime geçtiği bilinmemektedir;ancak daha sonra 1.Mrat'a intikal etmiştir.Bilecik'in Osmanlılar tarafından fethedilmesinden sonra zaviyesini buraya taşıyan Edebalı , aynı şekilde dini hizmetlerine devam etmiştir.Osman Gazi'nin vefatından sonra kızı ve torunu Alâaddin bey ile Bilecik'te Edebalı'ya Kozağaç (Şimdiki karaağaç) köyünün öşür ve hasılatıverilmiş,kızı Rabia Hatun da kendilerine verilen bu köyü tekkeye vakfetmiştir.Şeyh Edebalı uzun bir ömür sürdükten sonra 726 (1326) yılında vefat etti.Zaviyesinin mescid olarak kullanılan odasına defnedildi.
     
    Edebalı,mutasavvıf olmasının yanında ilk Osmanlı kadısı ve müftüsüdür.Dönemin birçok faihi ile görüşmüş ve onlardan ders almış,çok sayıda talebe yetiştirmiştir.Önde gelen öğrencilerinden aynı zamanda damadı Duırsun Fakih,Edebalı'dan sonra Osmanlı Devleti'nin ikinci müftüsü ve kadısı olmuştur.Mevlid-i Şerif'in yazarı Süleyman Çelebi,Mahmut Paşa yönüyle ikinci kuşaktan Şeyh Edebalı'nın torunudur.
     
    Bilecik Edebalı zaviyesine kendisiyle birlikte hanımı,kızı,zamanın büyüklerinden Molla Hattab-ı Karahisar,Şeyh Muhlis Baba ve isimleri bilinmeyen bazı yakınları defnedilmiştir.
     
    Şeyh Edebalı kendisini dinleyenlere;
    "TOPRAĞA BAĞLANIN.SUYU İSRAF ETMEYİN.MİRASINIZIN SAĞLAM KALMASINA DİKKAT EDİNİZ.VERİNİZ,CÖMERT OLUNUZ ELLERİNİZ YUMRUK KALMASIN.İLİM SAHİPLERİNİ KORUYUNUZ.AĞAÇ DİKİNİZ.ÖDÜNÇ ALDIĞINIZI FAZLASI İLE İADE EDİNİZ.KUR-I KRİMİ GÜÇLÜ OLMAK İÇİN OKUYUNUZ.BAĞINIZI BAHÇENİZİ VİRAN BIRAKMAYINIZ.HADİS EZBERLEYİNİZ.BİLDİKLERİNİ ÖĞRETENLER UNUTMAZLAR.ASIL ÖLÜM İLİMDEN PAYINI ALMAYANLARADIR.FAYDALI VE FAYDASIZI BİLENLER BİLGİ SAHİPLERİDİR........"DER VE TAVSİYEDELERDE BULUNURDU.
    ŞEYH EDEBALI GELECEĞİ GÖREBİLEN BİR KİŞİLİĞE SAHİPTİ.NEYİN VE KİMİN KİM OLDUĞUNU BİLEN BİR İNSANDI.O GELECEKTEKİ TÜRK BİRLİĞİNİ,KAYI BOYUNUN DOLAYISIYLA OSMAN BEY'İN KURACAĞINI SEZMİŞTİ.TÜM KAYI ERENLERİ EDEBALI'DAN FEYZ ALMIŞTI.(NE YAZIK Kİ BU GÜN TAM TERSİ YAPILIYOR.DİN ALİMLERİ HORLANIYOR;D I Ş L A N I Y O R )
     
     
    ŞEYH EDEBALİ-1ŞEYH EDEBALİ TÜRBESİ-SÖĞÜTŞEYH EDEBALI VE YAKINLARININDA BULUNDUĞU TÜRBESİ
    November 09

    SAİD-İ NURSİ'DEN VECİZELER

    SAİD-İ NURSİ HZ.2BİR ÇOCUKLA SOHBET EDERKEN SAİD-İ NURSİ HZ.KABRİMEZAR BİLE ÇOK GÖRÜLDÜ

    VECİZELER

    1- Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; ittiba'-ı Kur'andır.

    2-

    Azametli bahtsız bir kıt'anın, şanlı tali'siz bir devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı İslâmdır.

    3-

    Arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dava-yı halk ve iddia-yı icad edemez. Zira herşey, herşeyle bağlıdır.

    4-

    Haşirde bütün zevi-l ervahın ihyası; mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihya ve inşasından kudrete daha ağır olamaz. Zira kudret-i ezeliye zâtiyedir; tegayyür edemez, acz tahallül edemez, avaik tedahül edemez. Onda meratib olamaz, herşey ona nisbeten birdir.

    5-

    Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneş'i dahi o halketmiştir.

    6-

    Pirenin midesini tanzim eden, Manzume-i Şemsiyeyi de o tanzim etmiştir.

    7- Kâinatın te'lifinde öyle bir i'caz var ki; bütün esbab-ı tabiiye farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile o i'caza karşı secde ederek SUBHANEKE LA KUDRETE LENA İNNEKE ENTEL AZİZÜL HAKİM diyeceklerdir.

    8-

    Esbaba tesir-i hakikî verilmemiş, vahdet ve celal öyle ister. Lâkin mülk cihetinde esbab dest-i kudrete perde olmuştur, izzet ve azamet öyle ister. Tâ nazar-ı zahirde, dest-i kudret mülk cihetindeki umûr-u hasise ile mübaşir görülmesin.

    9-

    Mahall-i taalluk-u kudret olan herşeydeki melekûtiyet ciheti şeffaftır, nezihtir.

    10-

    Âlem-i şehadet, avalim-ül guyub üstünde tenteneli bir perdedir.

    11-

    Bir noktayı tam yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Zira şu kitab-ı kebir-i kâinatın herbir harfinin, bahusus zîhayat herbir harfinin, herbir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır.

    12-

    Meşhurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı. Kimse birşey görmedi. İhtiyar bir zât yemin ederek "Hilâli gördüm." dedi. Halbuki gördüğü hilâl değil, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl nerede? Kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede? Fâil-i teşkil-i enva' nerede?

    13-

    Tabiat, misalî bir matbaadır, tâbi' değil; nakıştır, nakkaş değil; kabildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-ı hariciye değil.

    14-

    Fıtrat-ı zîşuur olan vicdandaki incizab ve cezbe, bir hakikat-ı cazibedarın cezbesiyledir.

    15-

    Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelan-ı nümuvv der: "Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim." Doğru söyler. Yumurtada bir meyelan-ı hayat var. Der: "Piliç olacağım." Biiznillah olur. Doğru söyler. Bir avuç su, meyelan-ı incimad ile der: "Fazla yer tutacağım." Metin demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelanlar, iradeden gelen evamir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir.

    16- Karıncayı emirsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan kudret-i ezeliye; elbette beşeri nebisiz bırakmaz. Âlem-i şehadetteki insanlara inşikak-ı Kamer, bir mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) olduğu gibi, mi'rac dahi âlem-i melekûttaki melaike ve ruhaniyata karşı bir mu'cize-i kübra-yı Ahmediyedir ki; nübüvvetinin velayeti bu keramet-i bahire ile isbat edilmiştir ve o parlak zât, berk ve Kamer gibi melekûtta şu'le-feşan olmuştur.

    17- Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahiddir. Birincisi ikincisine bürhan-ı limmîdir; ikincisi birincisine bürhan-ı innîdir.

    18-

    Hayat, kesrette bir çeşit tecelli-i vahdettir. Onun için ittihada sevkeder. Hayat, bir şeyi herşeye mâlik eder.

    19-

    Ruh, bir kanun-u zîvücud-u haricîdir, bir namus-u zîşuurdur. Sabit ve daim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı iradeden gelmiş, kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Bir seyyale-i latifeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcud ruh, makul kanunun kardeşidir. İkisi hem daimî, hem âlem-i emirden gelmişlerdir. Şayet nevilerdeki kanunlara kudret-i ezeliye bir vücud-u haricî giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, vücudu çıkarsa, şuuru başından indirse, yine lâyemut bir kanun olurdu.

    20-

    Ziya ile mevcudat görünür, hayat ile mevcudatın varlığı bilinir. Herbirisi birer keşşaftır.

    21-

    Nasraniyet, ya intifa veya ıstıfa edip İslâmiyet'e karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet birkaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor. Ya intifa bulup sönecek veya hakikî Nasraniyetin esasını câmi' olan hakaik-i İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.

    İşte bu sırr-ı azîme, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm işaret etmiştir ki: "Hazret-i İsa nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir."

    22-

    Cumhur-u avamı, bürhandan ziyade, me'hazdaki kudsiyet imtisale sevkeder.

    23-

    Şeriatın yüzde doksanı -zaruriyat ve müsellemat-ı diniye- birer elmas sütundur. Mesail-i içtihadiye-i hilafiye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altunun himayesine verilmez. Kitablar ve içtihadlar Kur'ana dûrbîn olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı!

    24-

    Her müstaid; nefsi için içtihad edebilir, teşri' edemez.

    25-

    Bir fikre davet, cumhur-u ülemanın kabulüne vâbestedir. Yoksa davet bid'attır, reddedilir.

    26-

    İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir; hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken, ihtiyarsız dalalet başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor.

    27-

    Birbirinden eşeff ve eltaf, kudretin çok âyineleri vardır; sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem-i misale, âlem-i misalden âlem-i ervaha, hattâ zamana, fikre tenevvü' ediyor. Hava âyinesinde bir kelime milyonlar kelimat olur. Kalem-i kudret, şu sırr-ı tenasülü pek acib istinsah ediyor. İn'ikas, ya hüviyeti veya hüviyetle mahiyeti tutar. Kesifin timsalleri birer meyyit-i müteharriktir. Bir ruh-u nuranînin kendi âyinelerinde olan timsalleri, birer hayy-ı murtabıttır; aynı olmasa da, gayrı da değildir.

    28- Şems hareket-i mihveriyesiyle silkinse, meyveleri düşmez; silkinmezse, yemişleri olan seyyarat düşüp dağılacaktır.

    29-

    Nur-u fikir, ziya-yı kalb ile ışıklanıp mezcolmazsa, zulmettir, zulüm fışkırır. Gözün muzlim nehar-ı ebyazı, muzii (Haşiye) leyle-i süveyda ile mezcolmazsa basarsız olduğu gibi, fikret-i beyzada süveyda-i kalb bulunmazsa, basiretsizdir.

    (Haşiye)

    : Meali: Gözün gündüze benzeyen beyazı, geceye benzeyen siyahlığıyla beraber olmazsa; göz, göz olmaz.

    30-

    İlimde iz'an-ı kalb olmazsa, cehildir. İltizam başka, itikad başkadır.

    31-

    Bâtıl şeyleri iyice tasvir, safi zihinleri idlâldir.

    32-

    Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir.

    33-

    Bir şey'in vücudu, bütün eczasının vücuduna vâbestedir. Ademi ise, bir cüz'ünün ademiyle olduğundan; zaîf adam, iktidarını göstermek için tahrib tarafdarı oluyor, müsbet yerine menfîce hareket ediyor.

    34-

    Desatir-i hikmet, nevamis-i hükûmetle; kavanin-i hak, revabıt-ı kuvvetle imtizac etmezse cumhur-u avamda müsmir olamaz.

    35-

    Zulüm, başına adalet külâhını geçirmiş; hıyanet, hamiyet libasını giymiş; cihada bagy ismi takılmış, esarete hürriyet namı verilmiş. Ezdad, suretlerini mübadele etmişler.

    36-

    Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır.

    37- Aç canavara karşı tahabbüb; merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.

    38-

    Zaman gösterdi ki: Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil.

    39-

    Dünyaca havas tanınan insanlardaki meziyet, sebeb-i tevazu' ve mahviyet iken; tahakküm ve tekebbüre sebeb olmuştur. Fukaranın aczi, avamın fakrı sebeb-i merhamet ve ihsan iken; esaret ve mahkûmiyetlerine müncer olmuştur.

    40-

    Bir şeyde mehasin ve şeref hasıl oldukça, havassa peşkeş ederler; seyyiat olsa, avama taksim ederler.

    41-

    Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.

    42- Bütün ihtilalat ve fesadın asıl madeni ve bütün ahlâk-ı rezilenin muharrik ve menba'ı tek iki kelimedir:

    Birinci Kelime:

    "Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!"

    İkinci Kelime:

    "İstirahatim için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim."

    Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki, o da vücub-u zekattır.

    İkinci kelimenin devası, hurmet-i ribadır. Adalet-i Kur'aniye âlem kapısında durup, ribaya "Yasaktır, girmeye hakkın yoktur" der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müdhişini yemeden, dinlemeli!..

    43-

    Devletler, milletler muharebesi; tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez.

    44- Tarîk-ı gayr-ı meşru ile bir maksadı takib eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür, Avrupa muhabbeti gibi gayr-ı meşru muhabbetin akibetinin mükâfatı, mahbubun gaddarane adavetidir.

    45-

    Maziye, mesaibe kader nazarıyla ve müstakbele, maasiye teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebr ve İtizal, burada barışırlar.

    46- Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde ceza'a iltica etmemek gerektir.

    47-

    Hayatın yarası iltiyam bulur. İzzet-i İslâmiyenin ve namusun ve izzet-i milliyenin yaraları pek derindir.

    48-

    Öyle zaman olur ki; bir kelime bir orduyu batırır, bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur. (Haşiye) Öyle şerait tahtında olur ki; küçük bir hareket, insanı a'lâ-yı illiyyîne çıkarır ve öyle hal olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel-i safilîne indirir.

    (Haşiye)

    : Sırp bir neferin Avusturya Veliahdine attığı bir tek gülle; eski harb-i umumîyi patlattırdı, otuz milyon nüfusun mahvına sebeb oldu.

    49-

    Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat, bir harman hayalata müreccahtır. LA YELZEMU MİN LÜZUMİ SIDKİ KÜLLİ KAVLİN KAVLÜ KÜLLİ SIDK

    Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek, doğru değil.

    50-

    Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.

    51-

    İnsanları canlandıran emeldir; öldüren ye'stir.

    52-

    Eskiden beri i'la-yı kelimetullah ve beka-yı istiklaliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhde ile kendini, yek-vücud olan âlem-i İslâm'a fedaya vazifedar ve hilafete bayrakdar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi; âlem-i İslâmın saadet ve hürriyet-i müstakbelesiyle telafi edilecektir. Zira şu musibet, maye-i hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişafını hârikulâde ta'cil etti.

    53-

    Hristiyanlığın malı olmayan mehasin-i medeniyeti ona mal etmek ve İslâmiyetin düşmanı olan tedenniyi ona dost göstermek, feleğin ters dönmesine delildir.

    54-

    Paslanmış bîhemta bir elmas, daima mücella cama müreccahtır.

    55-

    Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.

    56-

    Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikata inkılab eder; hurafata kapı açar.

    57- İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir. Her şeyi, olduğu gibi tavsif etmek gerektir.

    58-

    Şöhret, insanın malı olmayanı dahi insana maleder.

    59-

    Hadîs, maden-i hayat ve mülhim-i hakikattır.

    60- İhya-yı din, ihya-yı millettir. Hayat-ı din, nur-u hayattır.

    61-

    Nev'-i beşere rahmet olan Kur'an; ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder. Medeniyet-i hazıra, beş menfî esas üzerine teessüs etmiştir:

    1-

    Nokta-i istinadı, kuvvettir. O ise, şe'ni tecavüzdür.

    2-

    Hedef-i kasdı menfaattır. O ise, şe'ni tezahümdür.

    3-

    Hayatta düsturu, cidaldir. O ise, şe'ni, tenazu'dur.

    4-

    Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni müdhiş tesadümdür.

    5-

    Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci' ve arzularını tatmindir. O heva ise, insanın mesh-i manevîsine sebebdir.

    Şeriat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise: Nokta-i istinadı, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni, adalet ve tevazündür. Hedefi de, menfaat yerine fazilettir ki; şe'ni, muhabbet ve tecazübdür. Cihet-ül vahdet de, unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i dinî ve vatanî ve sınıfîdir ki; şe'ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı, yalnız tedafü'dür. Hayatta, düstur-u cidal yerine düstur-u teavündür ki; şe'ni, ittihad ve tesanüddür. Heva yerine hüdadır ki; şe'ni, insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür.

    Mevcudiyetimizin hâmisi olan İslâmiyetten elini gevşetme, dört el ile sarıl; yoksa mahvolursun.

    62-

    Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasından terettüb eder. Musibet; cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir.

    63-

    Şehid kendini hayy bilir. Feda ettiği hayatı, sekeratı tatmadığından, gayr-ı münkatı' ve bâki görüyor. Yalnız daha nezih olarak buluyor.

    64-

    Adalet-i mahza-i Kur'aniye; bir masumun hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir. Hodgâmlık ile, öyle insan olur ki; ihtirasına mani herşey'i, hattâ elinden gelirse dünyayı harab ve nev'-i beşeri mahvetmek ister.

    65-

    Havf ve za'f, tesirat-ı hariciyeyi teşci' eder.

    66-

    Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata feda edilmez.

    67-

    Şimdilik İstanbul siyaseti, İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır.

    68- Deli adama "iyisin, iyisin" denilse iyileşmesi, iyi adama "fenasın, fenasın" denilse fenalaşması nâdir değildir.

    69-

    Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.

    70-

    İnadın işi: Şeytan birisine yardım etse; "Melektir" der, rahmet

    okur; muhalifinde melek görse, "libasını değiştirmiş şeytandır." der, lanet eder.

    71-

    Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman, haddinden geçse, dert getirir.

    72-

    EL CEMİYYETÜLLETİ FİHET TESANÜDÜ ALETÜN HULİKAT Lİ TAHRİKİS SEKENAT... VEL CEMİYYETÜLLETİ FİHET TEHASÜDÜ ALETÜN HULİKAT Lİ TESKİNİL HAREKET...

    73- Cemaatte vâhid-i sahih olmazsa; cem' ve zamm, kesir darbı gibi küçültür. (Haşiye)

    (Haşiye)

    : Hesabda malûmdur ki; darb ve cem', ziyadeleştirir. Dört kerre dört, onaltı olur. Fakat kesirlerde darb ve cem', bilakis küçültür. Sülüsü sülüs ile darbetmek, tüsü' olur; yani, dokuzda bir olur. Aynen onun gibi, insanlarda sıhhat ve istikamet ile vahdet olmazsa; ziyadeleşmekle küçülür, bozuk olur, kıymetsiz olur.

    74-

    Adem-i kabul, kabul-ü ademle iltibas olunur. Adem-i kabul; adem-i delil-i sübut, onun delilidir. Kabul-ü adem, delil-i adem ister. Biri şek, biri inkârdır.

    75- İmanî mes'elelerde şübhe, bir delili, hattâ yüz delili atsa da; medlûle îras-ı zarar edemez. Çünki binler delil var.

    76-

    Sevad-ı a'zama ittiba edilmeli. Ekseriyete ve sevad-ı a'zama dayandığı zaman, lâkayd Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adedce ekalliyette kalan salabetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe dayandı.

    77-

    Hakta ittifak, ehakta ihtilaf olduğundan; bazan hak, ehaktan ehaktır; hasen, ahsenden ahsendir. Herkes kendi mesleğine "Hüve hak" demeli, "Hüve-l hak" dememeli. Veyahut "Hüve hasen" demeli, "Hüve-l hasen" dememeli.

    78- Cennet olmazsa, Cehennem tazib etmez.

    79-

    Zaman ihtiyarlandıkça, Kur'an gençleşiyor; rumuzu tavazzuh ediyor. Nur, nâr göründüğü gibi; bazan şiddet-i belâgat dahi, mübalağa görünür.

    80-

    Hararetteki meratib, bürûdetin tahallülü iledir; hüsündeki derecat, kubhun tedahülü iledir. Kudret-i ezeliye zâtiyedir, lâzımedir, zaruriyedir; acz tahallül edemez, meratib olamaz, herşey ona nisbeten müsavidir.

    81- Şemsin feyz-i tecellisi olan timsali, denizin sathında ve denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor.

    82-

    Hayat, cilve-i tevhiddendir, müntehası da vahdet kesbediyor.

    83-

    İnsanlarda veli, Cum'ada dakika-i icabe, Ramazanda Leyle-i Kadir, Esma-i Hüsnada İsm-i A'zam, ömürde ecel meçhul kaldıkça; sair efrad dahi kıymetdar kalır, ehemmiyet verilir. Yirmi sene mübhem bir ömür, nihayeti muayyen bin sene ömre müreccahtır.

    84-

    Dünyada masiyetin akibeti, ikab-ı uhrevîye delildir.

    85-

    Rızk, hayat kadar kudret nazarında ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor, kader giydiriyor, inayet besliyor. Hayat; muhassal-ı mazbuttur, görünür. Rızk; gayr-ı muhassal, tedricî münteşirdir, düşündürür. Açlıktan ölmek yoktur. Zira bedende şahm ve saire suretinde iddihar olunan gıda bitmeden evvel ölüyor. Demek, terk-i âdetten neş'et eden maraz öldürür; rızıksızlık değil.

    86-

    Âkil-ül lahm vahşilerin helâl rızıkları, hayvanatın hadsiz cenazeleridir; hem rûy-i zemini temizliyorlar, hem rızıklarını buluyorlar.

    87-

    Bir lokma kırk paraya, diğer bir lokma on kuruşa. Ağıza girmeden ve boğazdan geçtikten sonra birdirler. Yalnız, birkaç saniye ağızda bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan kuvve-i zaikayı taltif ve memnun etmek için birden ona gitmek, israfın en sefihidir.

    88-

    Lezaiz çağırdıkça, sanki yedim demeli. Sanki yedimi düstur yapan; "Sanki yedim" namındaki bir mescidi yiyebilirdi, yemedi.

    89-

    Eskiden ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihtiyar vardı. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.

    90-

    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş âlâm, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.

    91-

    Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterakimi unutturur.

    92- Derece-i hararet gibi, her musibette bir derece-i nimet vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece-i nimeti görüp, Allah'a şükretmeli. Yoksa isti'zam ile üflense, şişer; merak edilse, ikileşir; kalbdeki misali, hayali, hakikata inkılab eder.. o da kalbi döver.

    93-

    Her adam için, heyet-i içtimaiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise, tekebbür ile tetavül edecek; eğer kamet-i kıymetinden aşağı ise, tevazu' ile tekavvüs edecek ve eğilecek.. tâ o seviyede görsün ve görünsün. İnsanda büyüklüğün mikyası; küçüklüktür, yani tevazu'dur. Küçüklüğün mizanı; büyüklüktür, yani tekebbürdür.

    94-

    Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi, kavîde tekebbür olur; kavînin zaîfe karşı tevazu'u, zaîfte tezellül olur. Bir ulü-l emrin makamındaki ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir.. hanesindeki ciddiyeti, kibirdir; mahviyeti tevazu'dur. Ferd mütekellim-i vahde olsa, müsamahası ve fedakârlığı amel-i sâlihtir; mütekellim-i maalgayr olsa, hıyanettir, amel-i talihtir. Bir şahıs, kendi namına hazm-ı nefs eder, tefahur edemez; millet namına tefahur eder, hazm-ı nefs edemez.

    95-

    Tertib-i mukaddematta "tefviz" tenbelliktir, terettüb-ü neticede tevekküldür. Semere-i sa'yine ve kısmetine rıza; kanaattır, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa, dûn-himmetliktir.

    96- Evamir-i şer'iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi, evamir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfat ve mücazatın ekseri âhirette; ikincisinde, ağlebi dünyada olur. Meselâ: Sabrın mükâfatı zaferdir, ataletin mücazatı sefalettir, sa'yin sevabı servettir, sebatın mükâfatı galebedir. Müsavatsız adalet, adalet değildir.

    97-

    Temasül tezadın sebebidir, tenasüb tesanüdün esasıdır, sıgar-ı nefs tekebbürün menba'ıdır, za'f gururun madenidir, acz muhalefetin menşeidir, merak ilmin hocasıdır.

    98- Kudret-i Fâtıra ihtiyaç ile, hususan açlık ihtiyacıyla; başta insan bütün hayvanatı gemlendirip, nizama sokmuş. Hem âlemi herc ü mercden halas edip, hem ihtiyacı medeniyete üstad ederek, terakkiyatı temin etmiştir.

    99-

    Sıkıntı, sefahetin muallimidir. Ye's, dalalet-i fikrin; zulmet-i kalb, ruh sıkıntısının menba'ıdır.

    100-

    İZA TEENNES ERRİCALÜ BİTTEHEVVÜSİ... TERECCELEN NİSAİ BİL TEVAKKUHİ

    Bir meclis-i ihvana güzel bir karı girdikçe; riya, rekabet, hased damarı intibah eder. Demek inkişaf-ı nisvandan, medenî beşerde ahlâk-ı seyyie inkişaf eder.

    101-

    Beşerin şimdiki seyyiat-âlûd hırçın ruhunda, mütebessim küçük cenazeler olan suretlerin rolü ehemmiyetlidir.

    102-

    Memnu' heykel; ya bir zulm-ü mütehaccir, ya bir heves-i mütecessim veya bir riya-yı mütecessiddir.

    103-

    İslâmiyetin müsellematını tamamen imtisal ettiği cihetle bihakkın daire-i dâhiline girmiş zâtta; meyl-üt tevsi' meyl-üt tekemmüldür. Lâkaydlık ile haricde sayılan zâtta meyl-üt tevsi', meyl-üt tahribdir. Fırtına ve zelzele zamanında; değil içtihad kapısını açmak, belki pencerelerini de kapatmak maslahattır. Lâübaliler ruhsatlarla okşanılmaz; azimetlerle, şiddetle ikaz edilir.

    104- Bîçare hakikatlar, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.

    105-

    Küremiz hayvana benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir nevi hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop küremiz kadar büyüse, ona benzemeyecek midir? Hayatı varsa, ruhu da vardır. Âlem, insan kadar küçülse, yıldızları zerrat ve cevahir-i ferdiye hükmüne geçse; o da bir hayvan-ı zîşuur olmayacak mıdır? Allah'ın böyle çok hayvanları var.

    106-

    Şeriat ikidir:

    Birincisi:

    Âlem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır.

    İkincisi:

    İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki; bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. Melaike bir ümmet-i azîmedir ki, sıfat-ı iradeden gelen ve şeriat-ı fıtriye denilen evamir-i tekviniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler.

    107-

    İZA VEZENTE BEYNE HAVASSİ HÜVEYNETİN HURDEBİNİYYETİN VE HAVASSİL İNSANİ TERA SİRRAN ACİBEN ... İNNEL İNSANE KESURETİ YASİN KÜTİBE FİHA SURETÜ YASİN...

    108-

    Maddiyyunluk manevî taundur ki, beşere şu müdhiş sıtmayı tutturdu, gazab-ı İlahîye çarptırdı. Telkin ve tenkid kabiliyeti tevessü' ettikçe, o taun da tevessü' eder

    109- En bedbaht, en muzdarib, en sıkıntılı; işsiz adamdır. Zira atalet ademin biraderzadesidir; sa'y, vücudun hayatı ve hayatın yakazasıdır.

    110- Ribanın kap ve kapıları olan bankaların nef'i; beşerin fenası olan gâvurlara ve onların en zalimlerine ve bunların en sefihlerinedir. Âlem-i İslâma zarar-ı mutlaktır; mutlak beşerin refahı nazara alınmaz. Zira gâvur harbî ve mütecaviz ise, hürmetsiz ve ismetsizdir.

    111-

    Cum'ada hutbe; zaruriyat ve müsellematı tezkirdir, nazariyatı talim değildir. İbare-i Arabiye daha ulvî ihtar eder. Hadîs ile âyet müvazene edilse, görünür ki; beşerin en beligi dahi, âyetin belâgatına yetişemez, ona benzemez.

    Said Nursî

     

     

     

    November 08

    NİMET VE AÇLIK

       
    ALLAH TEÂLÂ BİR KAVME,BİR TOPLUMA İHSAN ETTİĞİ  NİMETİ DURUP DURURKEN DEĞİŞTİRMEZ.TA ONLAR KENDİLERİNDEKİNİ DEĞİŞTİRİNCEYE KADAR.YANİ ONLAR O NİMETE ERDİKLERİ ZAMAN KENDİLERİNDE O NİMETE SEBEP VE VESİLE OLAN FITRİ MİSAKI,AHLÂK VE GÜZEL AMELLERİ,KENDİLERİ BOZUP DEĞİŞTİRİNCEYE KADAR,HUYLARINI DEĞİŞTİRİNCEYE KADAR ALLAH'IN O NİMETİ DEĞİŞTİRMESİ,ALLAH'IN ÂDETLERİNDEN DEĞİLDİR.İLÂHİ ADET KİŞİSEL SEBEPLERE DAYALI OLARAK VERDİĞİ NİMETLERİN DEĞİŞMESİNİ DE YİNE KİŞİSEL HUYLARIN VE DAVRANIŞLARIN DEĞİŞMESİNE BAĞLAMIŞTIR.Kİ İNSANIN SORUMLULUĞU DA BUNA DAYANIR.SEBEPLERİN İŞTE BİRİNCİSİ BUDUR.
     
    İKİNCİSİDE ALLAH HER ŞEYİ BİLİR VE VE BİLİR.ÇÜNKÜ ALLAH HERKESİN İÇ YÜZÜNÜ BİLİR,VE SÖYLEDİĞİNİ DE İŞİT

    İR.O'NUN GÖZÜNDEN HİÇ BİR ŞEY KAÇIRILAMAYACAĞI İÇİN,O DA ONA GÖRE HESABA ÇEKER.ŞU HALDE AKIL VE İRADE,KÜFÜR VE İMAN AHLÂK VE AMEL GİBİ KİŞİSEL SEBEPLERE BAĞLI OLAN NİMETLERİN DIŞINDAKİ DOĞRUDAN DOĞRUYA ALINIP VERİLEN BU KONUNUN DIŞINDADIR.HİÇ ŞÜPHE YOKTUR Kİ,BU KONUDABÜTÜN KİŞİSEL SEBEPLERİN KIYMETİ,NİMET VE NİMET SAYILAN ŞEYLERİN GERÇEK YÜZÜNÜ TANITAN ÂYETLERİ TANIYIP TANIMAMAKTAN İLERİ GELMEKTEDİR.

     
    BİR KİMSENİN KENDİ FITRATINI FITRATLA İLGİLİ AHDİNİ BOZMASI VE KENDİSİNE VARİD OLAN SEZGİ VE DELİLLERİN YARDIMIYLA HAKKI DUYMAMASI VE DUYMAK İSTEMEMESİ ELİNDEKİ NİMETİN DEĞİŞMESİNE SEBEP OLUR.YİNE BİR KAVMİN KENDİ İÇİNDE VEYA DIŞINDA BULUNAN VE KENDİLERİE İLÂHİAHKAMI TEBLİĞ EDEN HAK REHBERLERİNİN DAVETİNİ DUYMAK VE TANIMAK İSTEMEMESİ,TOPLUMSAL ŞUUR VE ZİHNİYETLERİNDE ÖYLE BİR BOZUKLUKTUR Kİ,BU DA ONLARIN ONLARIN ELLERİNDEKİ NİMETLERİN DEĞİŞMESİNE VE ELDEN ÇIKMASINA SEBEP OLUR.
     
    NASIL KORUNUR  :
    ALLAH , KULLARINA BAŞTAN NİMET VERENDİR.DİLERSE BU NİMETLERİ GERİ ALIR,SÜRDÜRÜR VEYA KESER.BU NİMETLER ŞÜKÜRLE KORUNUR.ZİKİRLE DEVAM ETMESİ SAĞLANIR.(1)
     
    CENAB-I HAK BUYURUYOR :
     
    HATIRLAYIN Kİ RABBİNİZ SİZE,ELBETTE SİZE (NİMETİMİ)ARTIRACAĞIM VE EĞER NANKÖRLÜK EDERSENİZ HİÇ ŞÜPHESİZ AZABIM ÇOK ŞİDDETLİDİR". (2)
     
    HAZRETİ AİŞE'NİN ŞÖYLE DEDİĞİ RİVAYET EDİLMİŞTİR:"NİMETLERİ ŞÜKÜRLE KORUYUN.BİR TOPLULUKTA ŞÜKREDENLER AZALDIKÇA NİMETLER DE AZALIR".
     
    KAYNAK:
    1- ELMALI TEFSİRİ,ENFAL SURESİ:52-53
    2- İBRAHİM SURESİ:7
     
    NETİCE OLARAK :
     
    RABBİMİZE VERDİĞİ NİMETLERE NE KADAR ŞÜKREDİYOR VE ZİKREDİYORUZ.HİÇ DENECEK KADAR.NİMETLER VERİLİRKEN PAYLAŞMASINI BİLMEMİZ ŞARTI DA VARDIR.LÂKİN ÇEVREMİZE BAKINCA BUNU GÖREMİYORUZ."BU BENİM NASİBİM,BENİM KAZANCIM......V.S." GEÇİŞTİRİP,O NİMETİ KENDİ ADIMIZA RAPTEDİYORUZ.ETRAFIMIZDAKİ İHTİYUACI OLANLARI DÜŞÜNMÜYORUZ.BUYURMUYORMU Kİ RESÛL'ALLAH "KOMŞUSU AÇ İKEN TOK UYUYAN BİZDEN DEĞİLDİR"O HALDE İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ GAFLET NEDENDİR.BU NİMETLERİN İSRAFI NEDENDİR.
     
    SABAHLARI SOKAK DA YÜRÜRKEN BİR ÇOK ÇÖP BİDONU VEYA POŞETLERLE BIRAKILMIŞ ÇÖP!!!!! POŞETİ GÖRÜYORM BEN.İÇLERİ EKMEK VE YEMEKLERLE DOLU.NEDEN Mİ BU :NANKÖRLÜK.BİR GÜN DEĞİL BİR  DAKİKA  YEMEK ZAMANINI AKSATMIYORUZ.AMA ONLARI TOPLAYIP İHTİYACINI GİDERMEĞE ÇALIŞANLARIN OLABİLECEĞİ AKLA GELMİYOR.HİÇ KENDİMİZİ DE İHTİYAÇ SAHİBİ OLABİLİNECEĞİ DÜŞÜNÜLMEDEN YAPILAN BU İSRAF,VERİLEN NİMETLERİN GERİ ALINMASI VEYA DURDURULMASINA SEBEP OLACAĞI KİMSENİN AKLINA GELMİYOR.VE İŞİN GARİBİ BAZI NİMETLER BEĞENİLMİYOR.
     
    HİÇ KİMSE SAÇMA PROĞRAMLAR NEDENİ İLE DÜNYA HAVADİSLERİNE BAKIPTA ORALARDA NE VAR NE YOK DEMİYOR.OYSA YAŞAMIN TA GERÇEĞİ VAR ORALARDA.O NİMETLERE NAİL OLMAMIŞ İNSANLAR VAR.ÖLÜYORLAR AÇLIKTAN.İBRET ALMIYORUZ.ARTIK;TÜRKLÜK VE MÜSLÜMANLIK ANLAYIŞI DEĞİŞİYOR GALİBA.BU GÜN BÜYÜK KURULUŞLARDAN ATILAN YİYECEKLER EMİNİM Kİ HER GÜN BİNLERCE KİŞİNİN İHTİYACINI GİDERİR.SİLKİNİP,TİTREYİP KENDİMİZE GELMELİYİZ.RABBİMİZ,AYETLERİNDE,PEYGAMBER EFENDİMİZ S.A.V. HADİSLERİNDE BİZE BUNU BUYURMUYORMU Kİ.İŞTE BAKIN HALİMİZE ŞÜKRETMEMİZİ BELKİ SAĞLAYACAK İBRETLİK YAŞAMDAN KESİTLER.ŞÜKREDELİM,ŞÜKREDELİM,ŞÜKREDELİM,İSRAF ETMEYELİM SUNULAN NİMETLERİ.YİNE ŞÜKREDELİM RABBİMİZE.
     
     
    AÇLIKy1pQWq-yTfKNfoFKPHXEkuwWFMO5vKYgZfH9pOF1p_8-wmIhPmBiIc2p-5JFqBQPkexgtNCSEeK_uc[1]y1pQWq-yTfKNfosicrGhTmmPhzUcJdWnpC__hXYahs09HH2smCjEXE3xxRrEaBz9djpenI6_PBoQtk[1]y1pQWq-yTfKNfpjHUSJn9QoRWH09P8RO2WgX5B_gzE_UTEKl2ujS_lmMNhRxpAA07NjPSpp_jVwf6M[1]y1pQWq-yTfKNfrr_LhDI4xiKv0zWHbKzVCezHqN-a58KMTBOjtufCMNIhevWoD9xzKByrTw5Mqwwno[1]sudanl[1]
    ZANNEDRİM Kİ BİRAZ DAHA DÜŞÜNÜRÜZ.

     
     
     
    November 04

    YALAN

    YALAN SÖYLEMEYEN ÇOCUK

    Seyyid Abdülkadir Geylâni hazretleri küçük yaşta iken, bir arefe günü çift sürmek için tarlaya gitti. Bir öküzün kuyruğuna tutunup ardından giderek oynuyordu. O anda bir ses işitti:
    ''Ey Abdülkâdir! sen bunun için yaratılmadın ve bunlarla emir olunmadın''!
    Bu ses, Abdülkâdir Geylâni hazretlerini korkuttu. Eve gelince dama çıktı. Hacıları gördü. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı.
    -Anneciğim! bana izin ver de Bağdat'a gidip, ilim öğreneyim. Sâlihleri, evliyâyı ziyaret edeyim.
    Annesi de dedi ki:
    -Ey benim gözümün nûru ve gönlümün tâcı evladım, Abdülkâdir'im! senin ayrılığına dayanamam. Sensiz ben ne yaparım? Bu bakımdan müsâade edemiyorum.
    Abdülkâdir-i Geylâni Hazretleri, tarlada olan bitenleri anlattı. Annesi ağladı. Kalkıp babasından miras kalan 80 altını alıp, kırkını kardeşine ayırdı. Kırkını da bir  keseye  koydu ve keseyi elbisesinin koltuğuna dikti. Sonra oğlunun gözlerinin içine bakarak dedi ki:
    -Ey benim gözümün nuru ve gönlümün tacı evlâdım, Abdülkâdir'im! Hak teâlânın rızâsı için olmasaydı katiyyen bırakmazdım. Huzur ve esenlik içinde sefere çık! Yolun açık olsun! seninle belki ebedi olarak ayrılıyoruz. Sana son olarak nasihatım şudur ki:''Eğer beni memnun etmek istiyorsan, hiçbir zaman yalan söyleme , doğruluktan asla ayrılma! Allahü teâlâ her zaman ve her yerde doğrularla beraberdir''.
    Abdülkâdir-i Geylâni hazretleri annesine söz verdi ve ağlayarak elini öptü. Bağdat'a gitmek üzere bulunan bir kervana rastgeldi ve aralarına katıldı. Hemedan'ı geçmişlerdi. Bir müddet yol aldılar. Arz-ı Tetrenk denilen mahalle geldiklerinde kervanda bir bağırıp, çağırma koptu. Önlerine aniden bir sürü eşkıya çıkıp kervana saldırdılar. Bir anda sandıklar yere yıkıldı. Eşyalar yağma edilmeye başlandı. Eşkıyalar, kervandakilere birer birer sual edip, üzerlerinde her ne buldularsa aldılar. Sıra Seyyid Abdülkâdir-i Geylâni hazretlerine geldi. Eşkıyalardan biri latife olsun diye bunu önüne çekip sordu:
    -Fakir çocuk, söyle bakalım senin neyin var?
    -Üzerimde yanlız 40 altınım var.
    Eşkıya inanmamıştı. Bırakıp gitti. İkinci bir harâmi sual edip, o da aynı cevabı alınca vaziyeti reislerine bildirdiler.
    ''Bu çocuk 40 altınım var'' diyor dediler.
    Bu defa da reisleri sordu:
    -Senin üzerinde ne var?
    -Hırkamda dikili 40 altınım var.
    Reisleri adamlarına dönerek dedi ki:
    -Açın bakın, bakalım! Adamları üstünü aradılar, içinde 40 altın bulunan keseyi bulup reislerine verdiler.
    Eşkıya reisi hayretle sordu:
    -Peki evlât, sen neden üzerinde altın olduğunu söyledin? Abdülkâdir-i Geylâni hazretleri dedi ki::
    -Ben evden ayrılırken anneme asla yalan söylemiyeceğime söz vermiştim. 40 altın için sözümü bozar mıyım?
    Bu sözleri duyup hakikate şahit olan eşkıya başının gözleri yaşardı. Abdülkâdir-i Geylâni hazretlerinin hakikat dolu gözlerine bakıp onunla kendi yaşını ölçtü. Kendisinin bu yaşa kadar nice hiyanet ve zulümler işlediğini, birgün Hakka yönelmediğini acı acı düşündü ve o güne kadar yaptıklarından pişman olup, ellerini başına vurarak şöyle haykırdı:
    -Eyvah! biz de Allahü teâlâ söz vermiştik.::Bunca zamandır şeytana uyup ahdimizi bozduk. Fenalık yaptık. Yarın Hak huzurunda acaba bizim halimiz ne olacak? Sonra arkadaşlarına dönerek dedi ki:
    -Ey arkadaşlarım! Bana bakınız, beni dinleyiniz! Ben, bunca senedir Hak teâlâ karşı olan ahdimi bozdum. O'na isyan ettim. İçimden gelen bir pişmanlıkla bütün günahlarıma tövbe ile Rabbimin yoluna iltica ediyorum. Bundan böyle inşaallah, Hak teâlânın râzı ve hoşnut olmadığı bir şeyi yapmıyacağım. Reislerine pek ziyade bağlı olan eşkıyalar hep bir ağızdan dediler ki:
    -Efendimiz, reisimiz! Biz de sizden ayrılmayız. Eşkıyalıkta reisimizdin, hidâyette de reisimiz ol!
    Bunun üzerine kervan ehlinden ne alınmışsa sahiplerine iâde edildi. Bir sürü eşkıya Seyyid Abdülkâdir-i Geylâni hazretlerinin önünde tövbe etti. Kendisi tekrar yoluna devam ederek Bağdat'a vardı.

    November 03

    SİZE İHTİYAÇ VAR

     
     
     


    KALK YİĞİTİM! 
    
    135ABIDE[1]
    Kalk yiğitim, yine dağbaşını duman aldı.
    Parçalandı bir kıtanın toprakları,
    Aslan payını aslan olmayan aldı..
    Kalk yiğitim, yine dağbaşını duman aldı.
    
    
    
    Tulgalı, tulgasız başlar alayı,
    Kanadlı, kanadsız kuşlar..
    Aşılmamış dağlar, çıkılmamış yokuşlar..
    
    
    
    Dağları, taşları, akar sularıyla,
    Şu tanıdık toprakta
    Bir büyük dünya parçası
    Fatihini aramakta.
    
    
    
    Dünyayı ahretten ayıran
    Duvarları yık da gel,
    Ay doğar gibi, gün doğar gibi
    Şu kıpkızıl ufuktan çık da gel!
    
    
    
    Kalk yiğitim, yine dağ başını duman aldı.
    Parçalandı bir kıtanın toprakları;
    Aslan payını aslan olmıyan aldı..
    Kalk yiğitim, yine dağbaşını duman aldı... 
    
    
    ARİF NİHAT ASYA
    

    DÜNYA YALAN-İNSANLARI YALAN

     AĞLAMAK

    GEL GÖÇELİM GÖNÜL, GİDELİM BURDAN

    Bozuldu dünyanın lezzeti, tadı Gel göçelim gönül, gidelim burdan. Sevginin, saygının kalmadı adı, Gel göçelim gönül gidelim burdan.

    Gerçeğe değer yok, soytarı gözde, Ahlaklar bozuldu, rezalet dizde, Edep, haya kalktı, kalmadı yüzde, Gel göçelim gönül, gidelim burdan.

    Arifler azaldı, kalmadı kamil, Hani sohbet ehli, nerde ehl-i dil? Her ne arar isen, bir güruh cahil, Gel göçelim gönül, gidelim burdan.

    Bari sen idrak et, gerçekte düşün, Dününden beter geliyor her günün, Burda yeri kalmadı doğrunun

    Gel göçelim gönül, gidelim burdan.

    ..