|
|
March 25
|
CAHİLİYE DÖNEMİNDE DE TEK BİR ALLAHA İNANA SAHABE
Resûlullah efendimiz, Mekke'de herkesi îmâna da'vet ediyor, İslâm nûru ile küfür karanlığını aydınlatarak, kalblere Allah sevgisini yerleştirmeye çalışıyordu. Mekke'nin puta tapan Arapları, bu hak da'veti bir türlü anlayamıyor, İslâmiyeti kabûl etmemekte ısrar ve inat ediyorlardı. Çok az kimse Müslüman olmuştu. Onlara da, müşrikler, akla hayâle gelmedik sıkıntılar veriyor, işkence yapıyordu.
Siz kimlersiniz?
Resûlullah her yıl hac mevsiminde ve Ukâz panayırı günlerinde Mekke şehrinin dışına çıkıp, başka yerlerden gelen kabîlelerle görüşerek onları İslâma da'vet ederdi.
Peygamberliğinin 11. senesinde, hac mevsiminde Mekke dışına çıkmıştı. Akabe denilen yerde, Medîne halkından bir toplulukla karşılaştı. Onlarla aralarında şu konuşma geçti:
- Sizler kimlersiniz?
- Hazrec kabîlesindeniz.
- Yahûdîlerin dost ve müttefikleri olan Hazrecîlerden misiniz?
- Evet.
Bunun üzerine Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Oturmaz mısınız, sizinle biraz konuşayım?
Onlar da oturunca Resûlullah efendimiz onlara Kur'ân-ı kerîmden İbrâhim sûresi 35-52'inci âyet-i kerîmelerini okudu ve İslâmiyeti anlattı. Bu dîne girmeleri için da'vette bulundu.
Onlar da, zâten kabîlesinin büyüklerinden ve Medîne'de yaşayan Yahûdîlerden, yakında bir peygamberin geleceğini işitmişlerdi. Resûl-i ekrem, onları dîne çağırınca birbirlerine bakıştılar ve, "Yahûdîlerin, alâmetlerini haber verdiği işte bu Peygamberdir!" diye aralarında konuştular. Resûlullahın huzurunda Kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldular. Peygamberimize de dediler ki:
- Biz kavmimizi, hem birbirlerine karşı, hem de Yahûdîlere karşı, aralarında düşmanlık ve kötülük olduğu hâlde geride bırakmış bulunuyoruz. Ümit edilir ki, Allah onları da, sizin sayenizde bir araya toplar. Biz, hemen dönüp onları senin peygamberliğini kabûl etmeye da'vet edeceğiz ve bu dinden kabûl ettiğimiz şeyleri onlara da anlatacağız. Eğer Allah, onları bu din üzerinde toplayıp birleştirirse, senden daha azîz ve şerefli kimse olmaz!
İslâmiyetin girmediği ev kalmadı
Medîneli bu altı kimse gerçekten inanmış, Allahü teâlânın Peygamberimize tebliğ ettiklerini kabûl ve tasdik etmişlerdi. Vatanlarına dönmek üzere Peygamberimizden izin alıp ayrıldılar.
Bu yeni Müslüman olan altı kişinin ikisi, Neccâroğulları ailesinden Ebû Umâme Es'ad bin Zürâre ile Avf bin Hâris idi.
Bunlar, Medîne'ye kavimlerinin yanına dönünce, hemen onlara Peygamberimizden anlatmaya ve İslâm dînine girmeleri için da'vete başladılar. Bunu o kadar çok yaptılar ki; Medîne'de, içinde Peygamberimizin ve İslâmiyetin bahsedilmediği bir ev kalmadı. Böylece İslâmiyet, Hazrec kabîlesi arasında yayıldığı gibi Evs kabîlesinden de ba'zı kimseler Müslüman oldu.
Es'ad bin Zürâre, İslâmiyeti kabûl eden oniki arkadaşı ile beraber ertesi sene tekrar Mekke'ye geldiler. Ve yine Akabe'de Resûlullah efendimizle görüşüp, O'na bî'at ettiler. O'na bağlılıklarını arzedip, bütün emir ve isteklerine teslim olacaklarına söz verdiler.
Bu sözleşmede, Allaha ortak koşmayacaklarına, zinâ yapmayacaklarına, hırsızlık etmeyeceklerine, iftiradan kaçınacaklarına, ayıplanmak ve rızık korkusu sebebiyle çocuklarını öldürmeyeceklerine dâir taahhütte bulundular. İkisi Evs kabîlesine, diğerleri de Hazrec kabîlesine mensup olan bu 12 kişinin başı, reisi Es'ad bin Zürâre idi.
Beş vakit namaz emrolundu
Peygamberimiz bu 12 kişiyi kabîlelerine temsilci yaptı. Bunlar, kabîlelerine İslâmiyeti anlatıp, onlar adına Resûlullaha karşı kefil olacaklardı.
Bu sözleşmeden sonra, Medîne'ye dönen Hz. Es'ad ve arkadaşları, kabîlelerine hemen İslâmiyeti anlatarak, onu yaymak ile meşgul oldular. Bu sırada Peygamberimiz Mi'râca götürülüp, Cenneti ve Cehennemi gördü. Allahü teâlâ ile vâsıtasız olarak, anlaşılmaz bir şekilde konuştu. Beş vakit namaz emrolundu.
İslâmiyet Arabistan Yarımadası'nda yayılmaya devam ederken, Medîne'de bu iş çok daha süratli yürüyordu. Öyle ki, daha önce birbirlerine düşman olan Evs ve Hazrec kabîleleri barışmış, İslâmiyeti daha iyi öğrenebilmek için Resûlullah efendimizden bir muallim, hoca istemişlerdi.
Resûl-i ekrem efendimiz de, onlara Kur'ân-ı kerîmi ve İslâmiyeti öğretmek için Mus'ab bin Umeyr'i gönderdi. Mus'ab, Medîne'de Hz. Es'ad'ın evinde kaldı. Onunla birlikte ev ev dolaşarak herkese İslâmiyeti duyurdular. Resûlullahın sevgisini ve Onu, bütün düşmanlarından korumak için canla başla çalışacaklarına söz vermelerini anlattılar. Birkaç gün içinde 30 kişi Müslüman oldu. Böylece Medîne'de Müslümanların sayısı 40'a ulaşmıştı.
Birgün, bu Müslümanların hepsi, Hz. Es'ad bin Zürâre'nin evinde toplandıklarında dediler ki:
- Yahûdîler ve Hıristiyanlar, kendilerine haftada birer gün seçerek, o gün alış-verişi bırakıp, inançlarına göre ibâdet ediyorlar. Şimdi, bize de uygun olanı, haftanın yedi gününden birini seçerek, o günü tâat ve ibâdet için ayırmaktır!
ilk cum'a namazı
Bu fikri, başta, reisleri Hz. Es'ad olmak üzere hepsi uygun buldular. Derhal Cum'a gününü bu işe ayırdılar. Cum'aya, o güne kadar Arube günü deniliyordu. Mü'minlerin toplanıp ibâdet etme günü ma'nâsına "Cum'a" dendi.
Resûl-i ekrem'in Medîne'ye hicretinden evvel, Hz. Es'ad bin Zürâre, Medîne'deki 40 kadar Müslümanı toplayarak, bir Cum'a günü Nakîb-ül-Hadamât'taki Beyâda'ya götürmüş ve orada onlara Cum'a namazı kıldırmıştır. Bu sûretle Peygamberimizin:
- Kim, güzel bir sünneti ihyâ ederse, hem onun sevâbına, hem de kıyâmete kadar o sünnetle amel edenlerin kazanacakları sevâba nâil olurlar, hadîs-i şerîfinin muhâtabı olmuştur.
İslâmiyette ilk defa kılınan Cum'a namazı, işte bu yerde kılınan Cum'adır. Medîneli Müslümanların bu hayırlı maksatları, cenâb-ı Hakkın rızâsına uygun olduğundan bilâhare devamlı olarak Cum'a namazı kılınması emredilmiştir.
Resûlullah efendimize, Peygamberlik vazîfesi verileli 13 sene olmuştu. Mekkeli müşriklerin, Müslümanlara zulmü had safhaya varmış, dayanılmaz bir hâl almıştı. Medîne'de ise, Es'ad bin Zürâre ile Mus'ab bin Umeyr'in hizmetleri sayesinde Evs ve Hazrecliler, Müslümanlara kucak açacak, onları bağrına basıp, uğrunda her fedâkârlığı yapacak aşk ve şevkin içindeydiler.
Sana yardım var
Resûlullahın da bir an önce Medîne'ye teşriflerini arzûluyorlar, O'nun uğrunda mallarını ve canlarını esirgemeyeceklerine söz veriyorlardı. Hac mevsimi gelmişti. Hz. Mus'ab bin Umeyr ile beraber, Medîneli 73 erkek ve 2 kadın Müslüman, Mekke'ye geldiler. Kâ'beyi ziyâretten sonra, Resûlullah efendimizle bir kısmı görüştü. Resûlullaha dediler ki:
- Yâ Resûlallah! Biz servet, silâh ve hayvan bakımından, çok hazırlıklıyız. Bizim yanımızda sana yardım var. Senin için canlar verme var. Kendimizi nelerden korur ve savunursak, seni de onlardan koruma ve savunma var! Seninle buluşmak istiyoruz.
Akabe'de buluşmaya karar verildi.
Medîneli Müslümanlar ve Resûlullah efendimiz hepsi yine Akabe'de buluştular. Hz. Es'ad bin Zürâre Medîneli Müslümanlar adına Peygamberimizin Medîne'ye hicret etmelerini ricâ ve teklif ettiler.
Cennet var
Resûlullah efendimiz onlara, Kur'ân-ı kerîmden ba'zı âyet-i kerîmeleri okuduktan sonra, kendi canlarını, çoluk ve çocuklarını nasıl koruyup gözetirlerse, O'nu da öyle koruyacaklarını temin etmek üzere onlardan kesin söz istedi. Evs ve Hazrec kabîlelerinin bütün temsilcileri biraz düşünüp taşındıktan sonra dediler ki:
- Senin uğrunda canımızı ve mallarımızı harcasak, bize ne var?
Peygamberimiz de cevabında buyurdu ki:
- Allahü teâlânın râzı olması ve Cennet var!
Bunlardan her biri kavminin temsilcileri, vekilleri olarak bu husûsta söz verdiler. İlk önce Es'ad bin Zürâre dedi ki::
- Ben, Allaha ve O'nun Resûlüne verdiğim sözü yerine getirmek, canımla ve malımla O'na yardım husûsundaki sözümü, işlerimle gerçekleştirmek üzere bî'at ediyorum.
Sonra elini uzattı ve müsâfeha yaptı. Arkasından her biri bu şekilde bî'atı tamamlayıp, "Allahü teâlânın ve Resûlünün da'vetini kabûl ettik, dinledik ve boyun eğdik" diyerek hoşnutluklarını ve teslimiyetlerini ifade ettiler.
Böylece Resûlullahın uğrunda canlarını ve mallarını çekinmeden ortaya koydular. Kadınlar ile bî'at, sadece söz ile yapılmıştı.
Bu ikinci Akabe bî'atından sonra, Resûlullah efendimiz, Mekkeli Müslümanların Medîne'ye hicret etmelerine izin verdi. Daha sonra Allahü teâlânın izni ile, Peygamberimiz de Medîne'ye hicret buyurdular.
Hicretten sonra Peygamberimiz Hz. Hâlid bin Zeyd, Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin evine yerleşmekle beraber, Hz. Es'ad bin Zürâre'nin evinde de kalmak suretiyle onun hatırını gözetir, hanesini bereketlendirirlerdi. Zîrâ İslâmiyet, Medîne'ye O'nun evinden yayılmıştı. İslâmiyeti öğretmek için Peygamberimiz tarafından Mekke'ye gönderilen Hz. Mus'ab bin Umeyr, O'nun evinde kalmıştı.
Her çâreye başvuruldu
Hicrette, Peygamberimizin bindiği devenin, Medîne'ye varınca ilk çöktüğü arsa, Es'ad bin Zürâre'nin yanında yetişip büyüyen Neccâroğullarından Sehl ve Süheyl adında iki yetime aitti. Resûlullah efendimiz, mescit yapmak için bu arsayı satın almak istedikleri zaman, iki kardeş, satmayacaklarını, ancak Resûlullaha hediye etmek istediklerini söylediler.
Peygamberimiz arsa sahiplerinin yetim olduklarını bildikleri için, ücretini ödemeden almak istemedi. O arsayı parayla satın aldı. Hz. Ebû Bekir'e emir buyurup, arazinin parasını verdirdi. Hz. Es'ad bin Zürâre de, bu iki yetime, Benî Beyâda tarafında kendilerine bir arazi vererek geçimlerini sağlamayı temin etti.
Medîne'de Mescid-i Nebevî'nin inşaatına devam edilirken, hicretten dokuz ay sonra Hz. Es'ad bin Zürâre hastalandı. Çeşitli tedâvî şekli uygulanmasına rağmen hastalığı iyileşmedi. Resûlullah efendimiz kendisini ziyâret ederek sıhhat ve âfiyetleri için duâ etti. Hastalığı çok şiddetliydi. Hayatının son anlarını yaşıyordu. Tedâvisi için her çâreye başvurulmuştu. Kısa bir müddet içinde vefât etti. Bakî kabristanına defnedildi.
Es'ad bin Zürâre, Bedir harbine katılamadan vefât etmişti. Resûlullah efendimiz, O'nun ölümüne çok üzüldüler. Medîneli Yahûdîler, onun ölümünden sonra Resûlullahın Peygamberliği aleyhinde dedikodu yapmaya başlayarak dediler ki:
- Muhammed'in bir kudreti olsaydı, arkadaşını iyi ederdi.
Onun vazîfesi
Bu suretle, mü'minleri, O'ndan soğutmak ve yeni dîne girecek olanları, O'na yaklaştırmamak istiyorlardı. Düşmanlıklarını açıkça ortaya koyuyorlar, insanları şüpheye düşürmek istiyorlardı. Resûl-i ekrem efendimiz de, onların bu hâllerini çok iyi bildiklerinden buyurdu ki:
- Yahûdîler, neden arkadaşını kurtaramadı diyecekler. Ben ise, arkadaşımın bu hâli için bir menfaat veya zarar vermeye mâlik değilim!
Hâlbuki onun peygamberliği, insanları câhillikten, küfür ve sapıklık yollarından kurtarıp, îmân aydınlığına çıkartmaktı. Onun vazîfesi, Allahü teâlânın râzı olduğu doğru yola da'vet işinden ibâretti.
Es'ad bin Zürâre İkinci Akabe bî'atından sonra, Hazrec kabîlesinin Neccâroğullarının temsilcisi tâyin edilmişti. Vefâtından sonra, Neccâroğullarından bir grup Resûlullaha gelerek dediler ki:
- Bizim temsilcimiz öldü. Bize bir temsilci tâyin ediniz!
Resûlullah efendimiz de onlara yeni bir temsilci tâyin etmiyerek;
- Sizler, benim dayılarımsınız. Ben de sizin temsilcinizim! buyurdu.
Böylece, onları sevindirmiş oldu. Resûlullahın, Neccâroğullarına böyle iltifat etmesi, onlar için büyük şeref oldu. |
March 22
ŞAHİDÛN : PEYGAMBER EFENDİMİZ S.A.V.' İSİMLERİNDENDİR.
Allahümme salli ve sellim alâ menismihü ŞAHİD^ÜN (S.A.V.)
Fahri Kâinat (S.A.V.) Efendimiz Ceza gününde Peygamber gönderildiği bütün insanların İslâmlık şerefiyle müşerref olan ümmetine ve iman şerefi ile şereflenmeyip küfürde ve eğri yolda kalanlara şehadet ettiğinden mübarek adına ŞAHİDüN denildi.
Hesap ve ceza gününde Hazreti Muhammed (S.A.V.) den önce risaletle gelen yüce enbiya ve resulleri, peygamber gönderildikleri inatçı kavimler, o gün, kendilerini imana çağıran ve risalet tebliğ eden o peygamberleri inkar ederler ki :
** Biz; bunları aramızda gördük.Lakin,bunlar bize:
** Hak tarafından Resûl gönderildik biz! Gelin sizi yaratanı ve size rızk vereni tevhid ediniz.Ulûhiyeti ve mâbûdiyeti ona hasrediniz,boyun eğiniz.Eğer itaat etmez ve boyun eğmezseniz,imana ve tevhide gelmezseniz ebedi olarak ateşte kalırsınız! diye bildiri yapmadılar.Eğer bunları bize bildirseydiler bizde iman kabul edip bugün bu rüsvalıktan emin olur, selâmet bulurduk! diyerek peygamberlerin tebliğilerini inkar ettiler.O zaman Hak Celle ve Alâ Hazretleri her şeyi bilirken yine enbiye ve resûllerden tebliğilerine şahit istedi.Hazret-i Fahr-i Kainat (S.A.V.) in saygısı çok ümmeti peygamber varken bunlae bizim hallerimizi nasıl bilebilirler? dediler.Hak Celle ve Alâ Hazretleri de İslâm ümmetine:
*** Şu şehadet edicilerle bizim aramızda uzun seneler,asırlar varken bunlar bizim hallerimizi nasıl bilebilirler? dediler.Hak Celle ve Alâ Hazretleri de İslâm ümmetine:
*** Siz bunların hallerini nasıl öğrendiniz ki şehadet ediyorsunuz? diye sordu.O zaman İslâm ümmeti şöyle cevap verecektir:
**Biz Yüce Allah'ın kitabı Kur'an'da, sadık nebisinin dili ile verdiği haberde bunları öğrendik.Gözümüz görmüş gibi bildiğimiz ve şaşmaz inancımızdan inancımızdan dolayı şahadet ediyoruz! diyeceklerdir.O zaman Hak Celle ve Alâ Hazretleri, Resûlü Ekrem (S.A.V) Hazretlerine:
** Ümmetimin halinden ve ettikleri şehadetten sadıkmıdırlar? diye soracak.O da ümmetinin sadık olduklarına şahadet edecektir.Bundan ötürü mübarek isimlerine ŞÂHİDÜN denilmiştir.
Resûl (S.A.V) Hazretleri her ne kadar zahir sûrette ibadet işleri ile ve yaratıkarın amelleri ile meşgul olurlar ise de bir an bile mübarek başları ve nurlu kalpleri Hûda hizmetlerinden,korkudan uzak kalmaz,kalben,vücuden,zâhiren ve batınen daima ibadet ve tâatta ve Hûda'yı zikirde hazır olduğundan da mübarek adına ŞAHİDÜN denildi.
ŞEHİDÜN :
Allahümme salli ve sellim alâ menismühü ŞEHİDÜN (S.A.V)
Bu kelime de şâhid ism-i şerifinden fark için mübalağa olmak için kullanılmıştır.
MEŞHÛDÛN :
Allahümme salli ve sellem alâ menismühü MEŞHÛDÛN (S.A.V)
Resûl-i Ekrem ve Nebiy-yi Muhterem (S.A.V9 Hazretleri risaletle teşriflerinden önce meleklerin ve enbiye ve mürselin hazretlerinin dilinde nübüvvet ve risalelerine şehadet edilmiş olduğundan mübarek isimlerine MEŞHÛDÛN denildi.
Ayrıca, varlık alemini şereflendirip saadetli yıldızlariyle dünyayı nurlandırdıkların bütün kadınierkek mü'minlerin kalplerinde,kadın,erkek bütün müslümanlarda,bilhassa Hüdâ emrine davette, yani ezân ve ikamette yüksek sesle:
**EŞHEDÜ EN LÂ İLÂHE İLLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN RESÛLULLAH, diye şehadetleri dillerinden düşürülmediği can kurtarıcılar olduğu için Resûl-i Ekrem (S.A.V) in mübarek zatları risaletle meşhud,yani görülmüş olduğundan mübarek adına MEŞHÛDÛN denildi.
Hem de gece ve gündüz kendisine sadık muhiblerin ve aşk şevkinde olan kadın,erkek mü'minlerin gönüllerinde hazır olup bir an bile muhabbetlerinden,tâzim ve tekrim ile yüce zikrinden ve salât ve selam ile tebcilinden uzak kalmamakla halkın kalblerinde hazırdır manasında ism-i pâklerine MEŞHÛDÛN denildi.Hem de daima zahiren,bâtınen dünya ve ahirette,her anda yüce Allah'ın türlü türlü lûtuflarında ve türlü ahlâki feyizlerinde ve ilâhi tecelliyatta daim olduğu için mübarek isimlerine MEŞHÛDÛN denildi.
March 21
ALINTI
TÜRKÇÜLÜK,MİLLİYETÇİLİK VE ÜLKÜCÜLÜK
İslamı hayat nizamı olarak seçen
bu nizamı tavizsiz bir şekilde yasamaya çalısandır.
Türk olmanın gururunu faziletiyle bütünleştiren, Türk-İslam Ülküsü'nü yaşayandir.
Günü birlik siyasi menfaatleri aşarak, asırlar sonrasını görebilen ve asırlar sonrasi için hazırlık yapan insandir.
Allah için seven, Allah için savaşan, Allah'ın rızasına koşan, Allah nızamı için yanan, Allah için bugzeden kahramandır.
Semalarda dalga dalga yayılan ezan susmasın diyerek toprağın kara bağrına düşen candır.
Kimi zaman Derviş Yunus, kimi zaman Yavuz, kimi zaman surlarda üçhilalli sancak elinde Ulubatlı Hasan'dır... "Ben" i aşarak, "biz" diyerek nefsini kör kuyulara, çikarmamak üzere atandır.
Dağlarıyla, taşlarıyla,ırmaklarıyla, ovalariyla ve yollarıyla bir kara parçasını vatan yapandır.
Türklük deyince 300 milyonluk Türk Dünyasını kucaklayan, anne şevkatiyl evlatlarını bagrına basan;kimi yerde Kıbrıs, Kırım, Kırıiz; kimi yerde Bişkek, Bakü,Kerkük, Dogu Türkistan... velhaıl kocaman bir vatandir.
En zor şartlarda, en buhranlı zamanlarda, en müşkül alanlarda, Türk'e yol gösteren,akıl veren, umut olan Dede Korkut Han'dır.
Haksızlık karşısında susmaya,davasinda taviz vermeye, korkaklığı, pişirikliği, nemelazımcılığı,lügatınden çıkarıp atandır.
Yiğidin başında KÜRŞAD, il derleyip vatan tutan ILTERIS, bilgelikte TONYUKUK, AKSEMSEDDIN, Malazgirt Ovasinda ak kefen içerisinde ALPARSLAN' dır.
Türk'ün töresini, Türk'ün ilini islamla yoguran,Islamla kaynaştıran, Ahmed Yesevi Ocağında kaynayan, pişen, kavrulandır.
Bir bozkurt esaret zincirlerini kırandır.
Liderine, ocağına, fikir sistemine bağlı, tefrikaya çanak tutmayandır.
Rehberi iki cihan serveri (sav),kaynagı, ilhami, düsturu Kur'andan alandır.. Ülkücü budur.. Ülkücü budur...Ülkücü budur..
Bunun diışındakiler küllü yalandır...
En eski Türk bayramı olan Nevruz, Türkler aracılığıyla Avrasya'ya yayılmıştır. Eski Doğu geleneklerinin devamı olarak yaşamıştır. Çin kaynaklarına dayanarak Hunların milattan yüzlerce yıl önceleri 21 Mart'ta hazır yemeklerle kıra çıktıklarını, bahar şenlikleri yaptıklarını, bugün Nevruz kutlamalarındaki geleneklerin o zamanda da yer aldığını biliyoruz. Aynı gelenekler, Hunlardan sonra Uygurlarda da görülmüş ve bugüne kadar uzanmıştır.
Çağdaş Uygur resminde Uygurların Nevruz kutlamalarını temsil eden tablolar yapılmıştır. Nevruz'u İran geleneğine bağlayan Firdevsi'nin Şehnamesi ve diğer kaynaklar yanıltıcıdır. Çünkü Nevruz hakkındaki bilgiler orada XI. yüzyıldan itibaren görülür.
Milâttan önceki yıllarda Nevruz hakkında İran metinlerinde herhangi bir iz ve kayıt yoktur. Ancak Hunlarda bu kayıtlar mevcuttur.
Nizamü'l-Mülk de XI. yüzyıl yazarı olarak Siyasetnâme adlı eserinde bu bayramdan söz eder. Bu bayramın aynı zamanda yılbaşı olduğunu belirterek Nevruz geleneklerini anlatır. Aynı zamanın yazarlarından Kaşgarlı Mahmut da Divân-ı Lügati't-Türk'te Türklerde yıl başlangıcının Nevruz olduğunu ifade eder. Ayrıca, 12 Hayvanlı Türk Takvimi'nin başlangıcının da 21 Mart olduğu bilinmektedir.
Selçuklularda Nevruz bayramı eğlencelerinin kutlandığı, şenlikler yapıldığı, özel yemekler pişirildiği, özel hediyeler alınıp verildiği de bilinmektedir. Selçuklularda yılbaşı, güneşin koç burcuna girdiği gün olan Nevruz günü olarak kabul edilmiştir.
Osmanlı devrinde de Nevruz, çok canlı biçimde kutlanmaktaydı. Osmanlı ailesini çıkarmış olan Kayı Boyu'na mensup Karakeçililerin, Karakeçili aşireti mensuplarının 21 Mart tarihinde Ertuğrul Gazi'nin türbesi etrafında toplanarak burada bayram yaptıklarını biliyoruz. Bu bayramın bir diğer adı da "Yörük Bayramı"dır. Osmanlı Devrinde 21 mart günü özellikle padişahın yani sultanın nevruz tebriklerini kabul ettiği, halkın Nevruz'unu kutladığı, Nevruz şenliklerinde bulunduğu gün olmak hasebiyle, 21 Mart tarihinin Nevruz-ı Sultanî, yani sultana mahsus, sultan tarafından veya sultanın katılmasıyla kutlanan Nevruz günü olmak bakımından böyle bir isim aldığı söylenilebilir.
Osmanlı devrinde kutlanan Nevruz kutlamaları Cumhuriyetin ilk yıllarında da resmî olarak devam etmiştir.
Geri planlarda bırakılmış ve unutulmaya yüz tutmuş olan Türk insanına kendi kültür kimliğini, kişiliğini, benliğini, hüviyetini kazandırmak hareketi Atatürk'ün başlattığı bir hareketti. Bu ne ile mümkün olurdu? İşte bu, öze dönmekle, kendi kültürel değerlerimize, örfümüze, âdetimize, geleneğimize dönmekle mümkün olurdu. Bu yüzden Atatürk diyor ki
"Bilelim ki, kendi benliğine sahip olamayan milletler başka milletlerin şikârıdır",
"Gençlerimize, çocuklarımıza görecekleri eğitimin hududu ne olursa olsun en evvel ve herşeyden evvel kendi geleneklerine, millî ananelerine ve Türkiye'nin bağımsızlığına düşman olan unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir."
Millî hareketin özü bu. Diğer taraftan kendi kimliği, kişiliği, millî benliği kazandırılmış olan millete çağdaş olma yolunu açıklamak da Atatürk hareketinin temellerindendir.
İşte bu öze dönme, kendi tarihine, kültürüne dönme hadisesi millîciliğin özü idi. Bu yüksek idrakinin icabı olarak , O'nun milli kültür unsurlarının her biri üzerinde, en küçük ayrıntısına kadar çok büyük bir dikkatle durduğunu biliyoruz. Nitekim, Nevruz ile ilgili itina bunun bir göstergesi olmuştur.
Bilindiği gibi Atatürk 22 Mart 1922 tarihinde Ankara'nın Keçiören semtinde Nevruz şenlikleri düzenletmiş ve kendisi de bu şenliklerde hazır bulunmuştur.
Netice itibariyle görülmektedir ki, kaynağı neresi olursa olsun M.Ö. 3. Yüzyıldan, Mete Han zamanından beri Türklerde var olan bir bayram, bir bahar bayramı geleneğidir. Özellikle 1200 yıldır öbür Türk gruplarının hemen hiç birisi ile ilgisi kalmamış olan Saha yani Yakut Türklerinde Nevruz geleneklerinin izlerinin kuvvetli bir şekilde bugün de var oluşu dikkate değer. Doğrusu, eğer Nevruz batı kaynaklı bir gelenek idiyse, bu, Nevruz bayramının Sahalara kadar nasıl gittiğini ve 1200 yıldır, diğer Türk boylarıyla ilgisi olmayan bu Sahalara nasıl etki ettiğini de tarihî olarak, kaynaklara müracaat ederek açıklamak gerekir.
Değilse şimdi kaynak Hunlar olarak veya daha eski bir tarihte Türkler olarak ağır basar görülmektedir. Ama neticesi itibariyle bugün Afganistan'da da yaşatılmaktadır, İran'da da yaşatılmaktadır, Irak'ta, Suriye'de en azından belli kesimlerde ve bütün diğer Türk dünyasında; Çin Seddi'nden Adriyatik'e kadar, Hindistan'dan, Afganistan'dan, Yakutistan'a, Çuvaşistan'a, Tataristan'a, Moldova'ya, Macaristan'a ve Balkanlara kadar geniş bir coğrafyada bugün canlı bir şekilde yaşamakta ve yaşatılmaktadır. March 18
Çanakkale Sevdası
Bin dokuzyüz on beşti. Sanki zaman durmuştu, Denizin mavisinde, bulutlar kararmıştı Çanakkale ufkunu bir toz duman sarmıştı
Akıbeti belliydi gelmişti bile bile Binlerce şehidimin makberi Çanakkale.

birlerle çınlarken vatanın dağı taşı Dağıttı bulutları Türk'ün iman güneşi Bulunur mu cihan da Türk'ün başka bir eşi
Hiç karşı durulmazdı, bu kuret-i celâle Binlerce şehidimin makberi Çanakkale.

Tüfekten toptan güçlü, yiğitlerin bakışı Gemileri batıran, yüreklerin atışı Bir yıldırım düşmesi, bir şimşeğin çakışı
Mevziler barut barut, düşman girdi menzile Binlerce şehidimin makberi Çanakkale.
Bizimleydi Fatihler, Ak Şemsettin bizimle Ufuklar aydınlandı, parlayan süngümüzle Karşı durduk düşmana, iman ile azimle
Birlik olmuş milletim, verilmişti el ele Binlerce şehidimin makberi Çanakkale.
O günler kükremenin erkekçesi, mertçesi Bugün se Çanakkale cennetin bir parçası Şehitlerin kanıyla sulandı her parçası
Şahinsırtı, Cönkbayır, Arıburnu, Kumkale Binlerce şehidimin makberi Çanakkale.

yrağın dalga dalga açıldığı tepeler Şahadet şertebitin içildiği tepeler Yedi renk çiçek sunar, yatıldığı tepeler
Erzincan'lı Mehmede; Koçhisarlı Kemale Binlerce şehidimin makberi Çanakkale.
Ey binlerce şehide makber olan topraklar Sevdiğini kefensiz kucaklayan topraklar Bu aşk ile durmadan dalgalanır bayraklar
Yıldızların sevdası, bayraktaki hilâle Binlerce şehidimin makberi Çanakkale.

Şehitsiz bir milletin vatanı vatan olmaz Hoyratlar anlayamaz, imansızlar bilemez Velhasılı geçilmez 'Çanakkale Geçilmez'
Bir konuşsa anlatsa, dile gelse bir hele Binlerce şehidimin makberi Çanakkale.
Hikmeti der şu küffar anlasın gayri bizi Çağlar boyu bizimle nizam buldu yer yüzü Türk'e karşı durulmaz, unutmayın bu sözü
Adı Türk'tür, soyu Türk. Yol ezelden ebede Binlerce şehidimin makberi Çanakkale March 17
| DUR YOLCU. Bilmeden gelip bastığın bu toprak bir devrin battığı yerdir eğilde kulak ver, bu sessiz yığın bir VATAN kalbinin attığı yerdir. / N.H. Onan | |
Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini, Şarkın en sevgili sultânı, selâhaddîn’i, Kılıç arslan gibi iclâline ettin hayran...
Mehmet Akif ERSOY.
| | | |
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
YARIN, ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNİ ANMA GÜNÜ.
BEN BURAK YAHYA OLARAK;
ŞEHİTLERİMİZİ BİR GÜNE SIĞIRMAK İŞİNİ GURURUMA SIĞDIRAMIYORUM.BÜTÜN BİR ÖMÜR BOYU BU TOPRAKLARDA YAŞAYACAĞIM, NİMETLERİNDEN YARARLANACAĞIM VE BU GÜNLERİ BANA CAN VEREREK HEDİYE EDEN CEDDİMİ BİR GÜNE SIĞDIRACAĞIM..........BİZ TÜRKLERE YAKIŞMAYACAK BİR DURUM DEĞİLMİ???????
BU GÜNLERE GELENE KADAR GELMİŞ GEÇMİŞ İSLAM VE VATAN ŞEHİTLERİNE NEDEN HER AKŞAM YATARKEN VEYA SABAH KALKARKEN; "YA ! RABBİM, BİZE BU GÜNLERİ CANLARI İLE HEDİYE EDEN CEDDİMDEN,ŞEHİTLERİMİZDEN RAZI OL" DİYEMİYORUZ.ÇOK MU ZOR BİR CÜMLEYİ SÖYLEMEK.ÇIKARCILARA REYTİNG MALZEMESİ EDİLİYOR.YAZILI BASIN VE GÖRSEL BASINDA MAGAZİN PROĞRAMLARI KADAR ÖNEMİ YOKMU.
SADECE YIL DÖNÜMLERİNDE ANMAK YAKIŞMIYOR BİZE.ANZAKLARA BİR BAKALIM.BİNLERCE KM.DEN GELİYORLAR.KENDİLERİNCE YÂD EDİYORLAR ATALARINI.
BU GÜNDEN TEZİ YOK: BİZİM HÜRRİYETİMİZ İÇİN CANLARINI VEREN ŞEHİTLERİMİZE YANİ TARİH BOYUNDAN BU GÜNKÜ ŞEHİTLERİMİZE HEP DUA EDELİM.ALLAH DUALARINIZI KABUL ETSİN.AMİN. March 15
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM ( RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH'IN ADIYLA)
IN THE NAME OF ALLAH,THE COMPASSİONATE,THE MERCIFUL.
40. AYET : O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?
VERSE :40 : Which of your Lord's blessings would you two deny?
41. AYET : Suçlular;simalarından tanınır,peçelerinden ve ayaklarından yakalanırlar.
VERSE :41 : The wrongdoers will be known be their marks,and will be seized by theforelocks and the feet.
42. AYET : Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
VERSE : 42 : Which of your Lord's blessings would you two deny ?
43. AYET : İşte bu, suçluların yakalandıkları cehennemdir.
VERSE : 43 : This is Hell,which the sinners deny.
44. AYET : Onlar,cehennemle kaynar sular arasında dolaşır dururlar.
VERSE : 44 : They go circling round between it and fierce,boiling water.
45. AYET : Şimdi Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?
VERSE : 45 : Which of your Lord's blessings would you two deny ?
46. AYET : Rabbinin huzurnda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır.
VERSE : 46 : And for those that fear the standing before their Lord there are two gardens.
47. AYET : Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?
VERSE : 47 : Which of your Lord's blessings would you two deny?
54 . AYET: Hepside örtüleri atlastan minderlere yaslanırlar.İki cennetinde meyvesinin devşirilmesi yakındır.
VERSE :54 : They will recline on couches lined with thick brocade,and within their reach will be the fruits of both gardens.
55 . AYET : Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
VERSE : 55 : Which of your Lord's blessings would you two deny ?
56 . AYET : Oralarda gözlerini yalnız şelerine çevirmiş güzeller var ki, bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokumuştur.
VERSE : 56: Therein are maidens of modest gaze, whom neither man and nor jinn will have touched before them.
( These maidens of modest gazed never touched by human beings and jinns will be found in paradise in palaces and kiosks)
57 . AYET : Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
VERSE : 57 : Which of your Lord's blessings would you two deny ?
58 . AYET : Sanki onlar yakut ve mercandırlar.
VERSE : 58 : ( In beauty) they are like rubies and corals.
59 . AYET : Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
VERSE : 59 : Which of your Lord's blessings would you two deny ?
60 . AYET : İyiliğin karşılığı iyilikten başka şey midir?
VERSE : 60 : Is the reward of goodness anyting but goodness?
78 . AYET : BÜYÜKLÜK VE İKRAM SAHİBİ RABBİNİN ADI YÜCELERDEN YÜCEDİR.
VERSE : 78 : Blessed be the Name of your Lord, the Lord of majesty and glory !
Sevgili peygamberimiz 52 yaşlarında idi.13 yıla yakın süredir insanları Allah'ın birliğine ve O'nun eşsiz gücüne inanmaya davet ediyordu.
Mekkelilerden 300 kadarı bu çağrıya uydu.Geri kalanları ise inanmayarak putlara tapmaya devam ettiler.
İnanmayanlar,düşmanlıklarını biraz daha ileriye götürerek,sevgili peygamberimize kötülük yapmağa kalkıştılar.Geçeceği yollara dikenler,taşlar attılar.Aç-susuz bırakmak için alış-verişi kestiler.Sadece peygamberimize değil,O'na inanan diğer müslümanlara da aynı kötülüğü yaptılar.
Miladi 662 yılı idi tarih...
Cebrail. (a.s.) gelerek,Müslümanların Mekke'den ayrılıp Medine'ye göç edebileceğini Peygamber Efendimize bildirdi.
Peygamberimiz buna çok sevindi.Durumu diğer müslümanlara söylerken,Mekkelilerin duymaması için de konuyu gizli tutmalarını istedi.Bu haber üzerine müslümanlar gizlice,teker teker veya küçük gruplar halinde Mekke'den ayrılmağa başladılar.
Kendisi de göç edecekti.Ancak;Müslümanların güvenlik içinde göçlerini sağlamak için bekledi.Yol arkadaşı olarak da Hz.Ebu Bekir'i seçti.
İki dost,bir gün gece yarısı evlerinden çıkarak Mekke'nin dışında gizlice buluştular.Bu durumdan Mekkeliler ancak ertesi gün öğleyin haberdar oldular.Hemen onları aramaya koyuldular.Hattâ onları diri veya ölü yakalayana,yüz deve ödül verileceğini de ilan ettiler...Şimdi herkes onları arıyordu.
Durumu fark eden sevgili Peygamberimiz ve O2nun sadıok dostu Hz.Ebu Bekir yakın takipten kurtulmak ve Mekkelileri şaşırtmak için, Mekke-Medine yolunun aksi yönde yer alan Sevr Mağarası'na yöneldiler.
Mekkeliler kum üzerinde iyi iz sürüyorlardı.İzleri mağaraya kadar takip ettiler.Yakalanmaları an meselesi idi.Fakat mağaranın kapısında Cenab-ı Hakk,muczevi bir olay vücûda getirdi.Bir örümceği ve bir kuşu bununla görevlendirdi.
Örümcek, kısa kısa zamanda mağaranın kapısını ağı ile ördü.Kuş da yuva yaparak içine yumurtladı.Mekkeliler mağaranın kapısına kadar geldikleri halde örümcek ağını ve kuş yumurtasını görünce, buraya yıllardır kimse girip çıkmamış,vakit kaybetmeden başka yerlere bakalım dediler.İçeriye girmekten vaz geçip,oradan uzaklaştılar.
Mekkelilerin konuşmalarını ve ayak seslerini duyan Hz.Ebu Bekir (r.a), kendisinden çok Peygamber (s.a.v.)Efendimizi düşünüyordu.O'na kötülük yapmalarından korkuyordu.Heyecan içindeydi.
Sevgili Peygamberimiz ise: "Üzülme ey Ebu Bekir !..Allah bizimledir.O bize yeter," diye heyecanını yatıştırıyordu.
Mekkelilerin mağara kapısından uzaklaşmalarıyla Hz.Ebu Bekir'in heyecanı yatışmış ve rahatlamıştı..Fakat ikisi de yorgun düşmüşlerdi..
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.),mübarek başını Hz.Ebu Bekir'in dizine koyarak uykuya daldı.Bir süre uyudu.
Sâdık arkadaş,fedakar dost Hz.Ebu Bekir (r.a.),hayatı boyunca yaptığı hizmetleriyle Hz.Peygamber (s.a.v.)'in sevgisini ve hoşnutluğunu kazandı.Sıddîkiyet makamına (DOĞRULUK SIFATINA) erişti. March 14 BÜTÜN SPACES ARKADAŞLARIMIN VE DE İSLÂM ALEMİNİN CUMA'SINI KUTLUYOR VE HAYIRLI CUMA'LAR DİLİYORUM.
SELAM VE DUALARLA;ALLAHA EMANET OLUN.
March 13
Alıntı
GÜLLLER DİYARINDAN GÜL SÖZLER
Alıntı
....
sami-ku şadası
Aşk dediğin ya Allah'tan gelmeli, ya Allah için olmalı, ya da Allah'a ulaştırmalı; yoksa yerle bir olmalı. Aşk "sevgi" boyutuna ulaşmıyorsa, adı batmalı… Sevgi ki, Allah'ın varlıkları yaratmasındaki yegâne gayesi. Sevgi ki Allahu Teâlâ'nın, kullarına yerleştirdiği en güzel hediye. O'ndan gelen ve ona dönecek olan en anlamlı duygu…" "Saklarım gözümde güzelliğini, Her nereye baksam sen varsın orada. Gizlerim kalbimde muhabbetini Koymam yabancıyı sen varsın orada"
Bilirim yaşamak zorundayım yenmeden ve yenilmeden.
Hayallerim umutlarımın ötesindedir bilirim!...
Bilirim acılarım sevinçlerimin başucundadır!
Gelmeden gitmenin, yaşamadan ölmenin telaşı kaplar biranda beni...
Bilirim tükenmek üzeredir bana verilen süre
Yanarım binbir pişmanlık içinde;
Ne yapsaydım, neyi yapmasaydım diye!
Bilirim boşunadır, fayda vermez son pişmanlık!
İçimde bir ses fısıldar sakinleş, rahat ol diye.
Ama bilirim merhamet bir kefededir,
Diğer kefede ise ceza...
Hangisi ağır gelecek benim için bilemem
Ama bilirimki;
RAHMAN'dır RAHİM'dir O
...!!!...
Sığınırım merhametine yoktan var edenin!
Suyun toprağa sığındığı gibi...
Merhametiyle örter,
Gizler Rabbim günahlarımı,
Gecenin gündüzü örttüğü gibi.
Bir secdede bulurum kendimi.
Göz yaşlarım uyandırır ansızın beni!
.................................
O her zaman.
RAHMAN'dır RAHİM'dir
Rahmeti gazabına galip gelir.
Bizi Bize Birakma !!!
boğaz harflerime
kar yağdı..
İZHAR edemiyorum
yüreğime kuşlanan sevda güvercinlerini
mahreçler bir tufana kurbandır
İHFA lı yaşamaya alışıyor yıldızlar
güller umutsuz kalınca solar mehtaplar
İKLAB olur hasretin
parlayan gözlerinde..
çiçekler umut emer
sılaya şebnem düşer..
biliyorum
adını anmak MEDDİ LAZIM dır
leyla
SEBEB-İ ARIZ dinlemem diyor
vur kafanı çöllere
NUN U SAKİNE..
ey mecnun rastladın mı
görünmez MEDDİ LİN e..
BAB U SEKTE kapımda
bırakmıyor nedense
İDĞAMLAR dile gelse bir söylense..
yandı aşk ın yüreği ne kaldı ki geriye
selam sana nerdesin İZHAR-I KAMERİYYE..
ŞEMSİYESİZ İDĞAMLAR isterken yar ı canan
söyle!gönül dinler mi ferman!
sevmekten başka çare yoktur bilirim
ya leylayı görürüm ya da ölürüm...
''...çöldeki kaynak tan çakallar su içmiş...kaynağa ne kaynak daima serin daima temiz !..
yaşamak yaralanmaktan korkmamaktır...''
sami-

Allah'a dayan,sa'ye sarıl,hikmete ram ol....
Yol varsa budur,bilmiyorum başka çıkar yol. mehmet akif ersoy
sami kuşadası
''.........damlayken denizleşmek..ve an'a ebediyeti sığdırmak..kalbini bütün heyecanlara açmak..yani sınır taşlarını devirmek,çağların ve politikaların sınır taşlarını...bütün insanlığı aynı büyük aşk içinde birleştirmek.. rüzgar olmak..yağmur olmak..ışık olmak ve kucaklamak...
serverlerdeyim..ruhumda vuslattan sonraki mahmurluk..bir bahar fecrinin huzuru..his dünyamda korkunç bir ihtilal..benim ihlas bahçem!.
kendini Meryeme adayan bir keşiş gibi..bütün rüyalardan daha dilber..himalayanın el değmemiş karlarından daha bakir.. Santa Maria Magdelena
İsa nın yaralı ayaklarını gözyaşlarıyla yıkadı..Tur i Sina da ki Musa nın aczi içinde..gözyaşı kadar temiz..ve bir çocuk bakışı kadar aydınlık..kelimelerden de aydınlık..tevekkül kokan..teslimiyet kokan..tabiat kadar tabii..
yaratıcının kudretine kıyasla beşerin acziyeti...ve ebediyete yönelen bir ihtiras!..ebediyete ve kainata...içildikçe susanan bir kaynak..insan;inançlarını kaybedince çomarlaşıyor
..dinsizlik irticaların en affedilmezi............'' cemil meriç
sami kuşadası

...akşamın matem rengine büründüğü anlar..
gökyüzünde kandiller tek tek yanmaya başlar..içimde sessiz bir çığlık...BEN BENİ BIRAKTIĞIMDA..SEN BENİ BIRAKMA YA RABB!
sami ünal
''....vucudum ruhumun buyruğunda olmalıdır..ruhum da mutlak aleme başını uzatmalı..ordan soluk almalı..ordan göz ve gönül almalıdır...insan boynuna zincir atan..takan..eşyadan ve öteki insanlardan,insanların tanrılaştırdığı kişi ve eşyadan..insanı ancak Allah kurtarır..yani insanı ancak Allah özgür kılar...inkar tutsaklık..inanç özgürlüktür..benim amentüm,bir nesil amentüsüdür..tek kişiye ait olmanın yanında,toplumun koro sesi gibi çoğul..çok yanlı bir yaygınlık özelliğide vardır..bir orman sesidir neslimin amentüsü..bir orkestra zenginliğiyle yüklü..anlamca ve eylemce..en soyuttan en somuta uzanır..geçmişe olan çağrışımları yönünden bir direnişse..geleceğe yönelik yanıyla bir diriliş girişimidir....''
sezai karakoç
Aşk…
Namlusu kalbime doğrulmuş… Tetikte bekler… Barut değil, gül kokusudur sızan… Ya Rabbim!… Senin sevdiğindir sevgilim… Düşmanın; düşmanım! Bu, benim inancım… Ve aşkım… “Yaratılanı sevmek; Yaratandan ötürü…” Sevebilmek… Sevgiyi Yaratandan ötürü… Derviş; aşk adamı… Dergah; aşkhane… İbadet; sevgiliye muhabbet… Su nasıl kaynar gönül ateşiyle?… Çiçeklerin zikri nasıldır ve kimler duyar? Ve Ferhat’ın dağları erittiği ateş, Şirin’in aşkından ibaret midir?
Sorma bana “Hangi aşk?” diye… Ve aşktan korkma!
Bir göz açıp kapayıncaya kadarsa ömür… Aşk sonsuz olmalı… “Aşk nasıl sonsuz olur?” Bunu sormalı…
Aşk…
Namlusu kalbime doğrulmuş… Tetikte bekler… Barut değil, gül kokusudur sızan… Gül kokusu; Bulur doğruyu… Namlu kalbime dayanmış… Sorma bana “Hangi aşk?” diye… Ve tetik; Titrer durur “ALLAH” diye…


sami-kuşadası sam
Haydi hazır mısınız...?
|
Serin öyleyse seccadenizi kıbleye doğru. kapatın gözlerinizi.. aydınlığınız gönlünüzdeki O'na olan sevginiz olsun.. göz yaşlarınız süzülsün yanağınıza. yüreğinizde kavrulan aleve serinlik olsun göz yaşlarınız.. İşte dost nedir bilmek mi istersiniz.. menfaatsiz.. korkunuz olmayacak.. acaba demeyeceksiniz.. acaba ben onu sevsem o da beni sever mi korkunuz olmayacak yüreğinizde çünkü O vaad ediyor.. severseniz severim.. severseniz severim.. severseniz severim.. ne güzel değil mi sevginize karşılık bulmak.. sevginizin karşılıksız kalmayacağını bilmek.. şu dünyada yüreğinizi yakan onca dosta.. onca sevgiliye bir çare bir derman.. yürek yakmayan.. yüreğe serinlik veren bir dost.. Vedud olan bir Dost.. Rahman olan bir Dost.. Rahim olan bir Dost.. Gafur olan bir Dost.. sözünde sadık olan bir Dost.. surete değil sirete bakan bir Dost.. Dost.. dost.. dost.. diye inleyene Gel.. gel.. gel.. diye nida eden bir Dost.. Ben seni sevdim diyene gel kulumsun diyen bir Dost.. suretimle.. maddemle değil.. yüreğimle acziyetimle geldim diyene Rahmetinle.. Şefkatimle.. İnayetimle karşılandın diyen bir Dost.. Haydi yandıysa yüreğiniz.. yediğiniz darbeler yıldırdıysa sizi.. sevginiz hep sevgisiz kaldıysa.. yüreğinize değer verilmediyse.. artık dayanamıyorum sevgisiz kalmaya diyorsanız serin öyleyse seccadenizi kıbleye doğru. kapatın gözlerinizi.. aydınlığınız gönlünüzdeki "O’'göz yaşlarınız süzülsün yanağınıza. yüreğinizde kavrulan aleve serinlik olsun göz yaşlarınız.. O dost ise yürekte serinlik var O dost ise yürekte huzur var O dost ise yürekte coşku var O dost ise yürekte yürek var... Ve O.. eğer O sevgili ise aşık olunan ise.. İşte o zaman yürekte olana tarif yok.. İşte o zaman yürekte olanı yazacak kalem yok.. İşte o zaman yürekte olanı söyleyecek dil yok.. İşte o zaman O var.. ve O var ise.. Haydi artık sözler sükut etsin.. bırakın yürekleriniz konuşsun.. Seccadeniz sevgiliyle buluşmanız olsun.. göz yaşlarınız sevgiliye hediyeniz olsun.. yüreğiniz sevgiliyle konuşan diliniz olsun.. sevgilinin size nasıl tecelli ettiğini işte o zaman.. işte o zaman anlayacaksınız.. ve işte o zaman anlayacaksınız O dost ise her şey dost O sevgili ise her şey sevgili...
|
ey sevgili
Bir sızıdır yüreğimdeki, İnler dururum…! Rahmet esintisinde sakladığın merhameti, Dinler dururum…! Ahları yol eder kendine dilim, Gider dururum…! Kuşlar konmaz artık gönlüme, Uğramazlar hiç…! Ve anlarım günahlarımı o an…! Sabahları karartan, Gündüzlerimi geceye boyayan günahlarımı…! Gözyaşlarımı kana bulayan günahlarımı…! Ve günahlarımı itiraftır gözlerim…! Sen EY Rahmet Padişahı …! Ümit var olunuz dedin ya, Tövbe edip geliniz dedin ya, Bundandır umut doluyum…! Bundandır affını, Düşler dururum…!!!!
Vururda geçer gönlüme hep, ezici pişmanlıklar.. Açılır ellerim duâya dururum…! Bir halsizlik,bir ürkeklik,bir mahçubluk içindeyim Susarım, sadece Sana’dır (c.c.) bükük boynum… ! Bakamam semâna, Utanıyorum…! Ne büyük bir ateştir ki bu, Hadsiz yanıyorum…! Avuçlarımda gül birikmişti Sen’i (c.c.) sevince, Şimdi dikenlere döndüler günahlarımla, Kanıyorum…!
Sızlanırım hep, ağlarım günahlarıma Pişmanım bütün yaptıklarıma Yüzüm yok belki ama Yok ki başka bir yer gideyim Yüzüm olmasa da geldim kapına…!!!!
Sen ki En Yücesin (c.c.), Ben ki en acizim…! Sen ki Tek Padişahsın (c.c.), Ben ki hüküm bekleyen kölenim…! Ehadsın Sen, Bir Rabbimsin (c.c.), Bense yüzsüz kulunum…! Yüzsüz bir gencim…!
Ey Kimsesizlerin Kimsesi (c.c.)…! Bir haber ulaşsın ötelerden yüreğime…! Ateşime bir yudum serinlik ulaşsın…! Günahlarımın enkazı altındayım… Tutsun beni elimden Rahmetin kaldırsın…! Sevdin bizi Rabbim (c.c.), sevdin de yarattın… Acizim, yolunda bir hiçim biliyorum…! Ve Sen’den (c.c.) bir umut, Sadece bir umut dileniyorum…!
EY RABBİM (c.c.)…! Hükmedip cehennemine atarsan, Rab (c.c.) Sen’sin hakkındır… Lütfedip Rahmetine sararsan, Rahman (c.c.) Sen’sin şanındır…
Ve bu son demde,, Yüzsüzüm, ama yinede kapına geldim… Güçsüzüm, ateşin sinede affına geldim….
sami-kuşadası
Sana Kalbimi Getirdim
Gecelerden sabahlara, Karanlıklardan güneşlere doğru açılan Yüreklerimizin perde aralıklarından süzülen, Nur katreleriyle geldim kapına!
Ey rahmetiyle kalpleri evirip çeviren, Sana kalbimi getirdim. Ey kalpleri nuruyla sarıp okşayan! Onulmaz günah yaraları ile Kan revan kalbim avuçlarımda, Kapına geldim.
"Selam olsun ömür seccadesini gönül dergahına serenlere"
Biliyorum ne yüzüm var ,ne de hakkım.
Öğrendim ki dua, aşığın maşuğuna bir haber salmasıdır; Bekleyiştir, iştiyakla, korkuyla, ümitle bekleyiştir. Önünde bütün ruhumla secde ediyorum
AFFET BİZİ RABBİM
KALDIRIMLAR
Sokaktayım kimsesiz bir sokak ortasında,
Yürüyorum arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık.
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn-cin uykuda bir tek iki yoldaş uyanık.
Biri benim bir de serseri kaldırımlar.
İçimde damla damla bir korku birikiyor,
Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler,
Üstüme camlarını hep simsiyah dikiyor.
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.
Kaldırımlar, çilekeş insanların annesi,
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir insandır.
Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta.
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum...
Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta,
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.
Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin,
İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler...
Tak tak ayaksesimi aç köpekler işitsin.
Yolumun zafer takı gölgeden taş kemerler.
Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim!
Gündüzler size kalsın verin karanlıkları.
Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim.
Örtün üstüme örtün serin karanlıkları.
Uzanıverse başım taşlara boydan boya,
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya.
Ölse kaldırımların bu kara sevdalı eşi.
Necip Fazıl KISAKÜREK
|
sami
|
''GERÇEK BİR NEDAMETİN FAZİLETE
ÇEVİREMİYECEĞİ HİÇ BİR GÜNAH YOKTUR..'  cemil meriç |
sami-kuşadası
March 11
Ölümü gelin gibi bağrına bastın gülüm
Yanına sevgili gibi usulca geldi ölüm
Ölüme hayat verdi onu kucaklayışın
Uğruna derde düştü divâne oldu ölüm
Bir ömür özleminle yandı kavruldu inan
Seni tam bulduğunda elinden saldı ölüm
Bilmem ki kaçıncı kez miraca yükselirken
Üzerine bastığın küçük bir daldı ölüm
Uyanınca anladı ne çabuk gittiğini
Hasretini tadınca kendini bildi ölüm
Geçiyorken başını okşayınca sevindi
Gidince hem yetim hem öksüz kaldı ölüm
Senden sonra ölüme dünya bir zindan oldu
Başını rast geldiği aşığa çaldı ölüm
Sevgili ölüm bile sana öyle yakıştı
Öyle doğal ki bir gül şuranda ölüm
Ölüm hiç gülmemişti seni görene kadar
Bir kez senin oldu ya sarhoş şu anda ölüm
Kimseye senin kadar sevinerek gitmedi
Ebediyyen kaybetti seni bir anda ölüm
Sen << ÖĞÜLMÜŞ MAKAM >>a adım adım yürürken
Rüzgar gibi savuştun öldü arkandan ölüm
Diyorlar ki sevgili kapıya gelmiş ölüm
Bilmem ki ben nerdeyim hani ne yanda ölüm
Yanına sevgili gibi usulca geldi ölüm
Ölümü gelin gibi bağrına bastın gülüm
DEATH SONG
Death come like breast step rose,
To the side o dear like slowly come death,
Death life give it embrace,
For you trouble fall down sofa become death,
One life longing side be ash believe in,
You complete find hand raft love,
Know that how many time Mirac rise,
On step small one spleen death,
Bend, bend, supposing that places touch,
In pursuit, century fall asleep Loven,
Wake up understand what quick go,
Longing, taste, own, know, death,
Late head fondle be pleased,
From you, later death world one dungeon become,
Head meet by chance Love hit death,
Go orphan and be orphaned death,
Dear death included you so be suitable,
So natural that supposing that one rose council death
Death never laugh you see until,
Once you see oh! drunk at the moment death,
Somebody your until be pleased go,
Endless until lose one moment you death,
You"Be praised place "Slowly walk,
Wind like slip away die back death,
Say that dear door come death,
Know that where where what side death,
To the side of dear like slowly come death,
Death come like breast step rose,
11 KASIM 2007 TARİHİNDE "GEÇMİŞİNİ BİLMEYENİN GELECEĞİ YOKTUR" VE BÜYÜK ÖĞÜT" BAŞLIKLARI İLE ŞEYH EDBALI'NIN HAYATINI VE OSMAN BEYE OLAN ÖĞÜTLERİNİ KALEME ALMIŞTIM.BU YAZIMDA DA "OSMAN BEY'İN OĞLU ORHAN BEY'E NASİHATINI SUNUYORUM.
OSMAN BEY'İN OĞLU ORHAN BEY'E NASİHATİ
Osmanlı Devletinin kurucusuOsman bey;oğlu Orhan bey'e:
Din işlerini her şeyden önce ele al, yürütmekte de asla gevşeklik gösterme! Çünkü bir farzın yerine getirilmesini sağlamak, din ve devletin kuvvetlenmesine sebep olur.
Din gayreti olmayan, eğlenceye düşkün olan ve tecrübe edilmemiş kimselere iş verme! Çünkü yaradan'dan korkmayan,yarattıklarından da çekinmez.
Zulümden,İslamiyet'e aykırı şeylerden son derece uzak dur! Seni zulüm ve bid'ate teşvik edip sürükleyenleri,devletinden uzaklaştır ki,bunlar seni yıkılışa sürüklemesinler.
Devlet hizmetinde ihlasla ömrünü tüketen sadık devlet adamlarını daima gözet.Böyle kıymetli kimselerin vefatından sonra, aile efradını koru,ihtiyacı olanlarında ihtiyacını karşıla,tebeandan hiç kimsenin malına mülküne dokunma!
Hak sahiplerinr haklarını ver,layık olanlara ikram ve ihsanlarda bulun ve ailelerini de gözet!
Devletin bedeninde kuvvet mesabesinde olan hakiki alimleri ve fazilet sahiplerini,edip ve yazarları,sanat erbabını gözetip koru.Onlara hürmet,ikram ve ihsanda bulun.
Bir ülkede,olgun bir alimin, bir ârifin,bir velinin bulunduğunu duyarsan,onlara her türlü imkanı tanıyarak ülkene yerleştir ki,hükümetin süresince alim ve ârifler memleketinde çoğalsın.Din ve devlet işleri nizama oturup ilerlesin.
Sakın,orduna ve zenginliğine mağrur olma.Benim halimden ibret al ki,zayıf,güçsüz bir karınca misali,hiç layık olmadığım halde buraya geldim ve Allahû Teâlâ'nın nice ihsanlarına kavuştum.Sen de benim uyguladığımı yap!
Bu yüce dinin mensuplarını ve itaat eden diğer tebeanı himaye eyle! Allahû Teâlâ'nın hakkını ve kullarının hakkını gözet.Devletin zaruri ihtiyaçları dışında sarfiyatta bulunmaktan son derece sakın! Senden sonra geleceklere de aynı şeyi tembih eyle.Daima adalet ve insaf üzerine bulun.Zulme meydan verme.Her hangi bir işe başlayacağın zaman Allahû Teâlâ'nın yardımına sığın!Tebeanı,düşmanların ve zalimlerin saldırılarından koru.Haksız loarak hiç kimseye muamelede bulunma.Daima halkın hoşnut edecek şeyleri arayıp, yapılmasını sağla.Onların gönlünü kazanmayı, bunun dvamını büyük nimet bil! Halkın sana olan güveninin sarsılmamasına son derece dikkât eyle!
|